Algı

Yayınlandı: 28 Haziran 2011 / ARDA İŞ: Yazılarım

Gördüklerimiz sadece gözün algıladığı kadar bir dünyaya hapsolmuştur görüntülerdir. Bakmak ile görmek aynı şey değildir demişler; gerçekten de öyle. Bazen öyle yerlerden geçeriz, öyle yerlere bakarız ki, bize ne ifade ettiklerini anlayamayabiliriz. Eski Türkçe’de işte bu algı zayıflaması anlamına gelen bir kelime var: Tahayyül. Tahayyül çok sık kullanılan bir kelime değil, hatta ben bile ilk kez okuduğumda çok farklı anlamlar yüklemiştim. Batı’da buna imagination diyorlar yeni Türkçe ile hayal ve ya görüntü. İşte bazen gözlerimiz bizi öyle yanıltır ki, gerçekleri hayal, hayalleri de gerçekle karıştırırız. Hayal etmek güzeldir ancak sınırsız bir hayal gücü ya da sınırları doğru çizilmemiş bir vizyon insanı gerçeklerden saptırabilir ve aslında yaşamadığı bir dünyanın ortasına koyabilir. Bazılarımızın dünya algısı o kadar dardır ki yaşadığımız mahalleyi, köyü ve ya şehri tüm dünya zannederek yaşarız. O fanusun içinde yaşadığımız sürece de sadece orada gördüklerimizi gerçeklik kabul eder ve sadece o çevrenin doğrularını kabul ederiz. Aslında dünyanın büyüklüğünü ve insanoğlunun sınırsız hayal gücünü düşündüğünüz zaman, kendimizi dünyanın merkezine oturtmak ve yaptıklarımızı sadece bir doğru üzerinden değerlendirmek bizler de daha sonra hayal kırıklığı ve mutsuzluk yaratır. Sözüm ona, gelir düzeyi iyi olan bir ailenin ferdi, muhtemelen dışarıda ki yoksul bir ailenin çocuğu gibi çalışmak zorunda kalmayacak ve muhtemelen hesabını bilmeyecektir. Ve ya çok geleneksel bir ailenin kızı, sadece çevresindeki insanların doğrularını kabul edip, o çizginin dışına çıkmayacak ve dışarıda ki dünyanın gerçeklerinden bir haber  hayatını devam ettirecektir.Aslına bakarsanız bu ikisinde de çok yanlış bir şey gözükmemektedir, insanlar bulundukları topluluk ve çevreye uyum sağlamak üzere içgüdüsel davranırlar, ailelerinin ve yakınlarının yönlendirmeleri ışığında hareket ederler. Ancak bu koşullara sıkı sıkıya bağlanmış bireyler otonom dediğimiz bağımsız karar alma mekanizmasından yoksun kalırlar. Kendi başlarına, bağımsız karar veremeyen bireyler de bu eksikliği muhtemelen hayatları boyunca duyacaklardır. Benim bahsettiğim şey kesinlikle fikir alışverişi değil, fikir paylaşımında bireyler diğer insanların da tecrübelerini dinleyerek ve ya düşüncelerini alarak kendi fikirleriyle analiz eder ve karşılaştırırlar ki bu kişiye diğer perspektifleri görme şansını tanır.Ancak başkalarının doğrularını ve gerçeklerini kendi gerçeği gibi kabul eden ve bu yolda devam eden kişiler, hayatını yönlendiremez olur ve yardım olmadığı takdirde hayatta kalma yeteneklerini bile kaybederler. Bugünkü eğitim sisteminde ve toplumsal aile yapısında da görülen en büyük yanlış belki de budur. Bireylerin yaratıcılık ve algıları köreltilmiş bunların yerine hali hazırda bulunan sistemler -doğru ve ya yanlış- kabul ettirilmiştir. Kendi fikirlerini açıkça ortaya koyamayan kişiler de basma kalıp terimleri, cümleleri ve kuralları tekrar edip durmakta  ve bugün herkesin geçtiği yoldan bizde geçiyoruz tezini ortaya çıkarmaktadırlar. Herkes, herkesin geçtiği yolları kullanıp, aynı yollarda gitmek zorunda değil. Bireylerin kendine has olan karakteristik özellikleri hepimizi    farklı kılar. Bu fark aynı işleri yaparken ayrı yollar izlememizden de bellidir. Ancak mevcut sistemin tek tip olarak yaratmak istediği bireyler, tek tip giyinmek, tek tip yaşamak ve tek tip hayat tarzına mahkum edilmektedir. Sonuç olarak toplum normlarında iyi bir yere gelmiş bile olsa mutsuz bireyler yaratır. Mutsuz bireyler de çoğaldıkça, ilerleme ve yaratıcılıktan yoksun kalan toplum giderek yozlaşır ve içine kapanır, ve hurafe tarzı dediğimiz korkuyla yaşama alışırlar. Hurafeler ve şehir efsaneleriyle beslenen bireyler sağlıklı düşünme yetilerini kaybederek hayallerini ve umutlarını gerçekleşmesi mümkün olmayan mucizelere bırakırlar.

Yorumlar kapalı.