Statü Endişesi

Yayınlandı: 23 Mayıs 2012 / ARDA İŞ: Yazılarım

         Hayatlarımız hakkında endişelerimiz vardır, ve bu endişeler genelde para ve mevki üzerine kuruludur, kendimizi bu döngü içerisinde çaresiz ve kaybolmuş hissederiz zaman zaman. Akrabalarımızın ya da arkadaşlarımızın bulundukları yerle, sahip olduklarıyla, kendimizde olanları kıyaslar ve kendi bulunduğumuzu yeri hor görürüz. Ancak tarih boyunca baktığımız zaman aslında insanlığın her zaman bir güç ve statü arayışı içerisinde olduğunu ve bu arayışın kriterleri değişse dahi, altında yatan sebeplerin değişmediğini anlıyoruz.

         Her ne kadar arzulasak ve çabalasak da bazen istediğimiz yere hemen gelemeyebiliriz. Şartlar ve şans faktörü buna engel olabilir. Modern çağın bize tanımladığı güç ve başarı kavramı, çoğumuzu bilinmeyen bir yöne sürüklüyor. Eskiden bir dil bilen herhangi bir kişi -bundan 20-30 sene kadar önce- rahatlıkla iyi bir mevkiye gelebilir, biraz çalışarak çok rahat yaşam sürebilirdi. Ancak günümüzde sadece üniversite diplomasının ve bir kaç dil bile konuşmanın yetmediği bir dönemdeyiz. Hızla gelişen teknoloji sadece eski nesilleri değil, yeni ve gelecek nesillerin de yetişemediği bir kaos içeresinde ilerliyor. Tüm bu karmaşanın içerisinde kaybolan bireyler, kendilerini değersiz ve işe yaramaz hissedebiliyorlar. Belki de bugünün en büyük travmalarından biri bu. Yapılanın, satın alınanın, tüketilenin asla yetmediği bir yerde, doğal olarak bu tarz psikolojik iniş ve çıkışlarda normal görülmeye başlanıyor. Artık büyük ve konvansiyonel savaşların yerini, teknolojik ve  psikolojik savaşlar almış durumda. Hatta hırsızlığın bile tanımı değişiyor. Eskiden silah zoruyla ya da şantajla yapılan hırsızlık yerini banka hesaplarının çalınması, dijital suç ve hackerlık dediğimiz, bilgileri çalma ve ya yok etme eylemleriyle yer değiştiriyor. Daha güvende olduğumuzu sandığımız bu teknolojik çağ, belki de en savunmasız olduğumuz zaman aslında. Kişilerin giderek yalnızlaşması, aile kavramının değişmesi hatta bir çok yerde eski kültür ve geleneklerin yok olmaya yüz tutması, bu depresyonu daha da fazla şiddetlendiriyor.

           Her çağın kendine özgü bir bunalımı ve iç döngüsü olduğunu varsayarak, aslında değişen koşullara adapte olma süreci olarak da tanımlayabiliriz tüm bu saydıklarımı. Daha önce de söylediğim gibi, bundan 200 yıl önce de yaşamış olsak yine aynı şeyleri hissedebilirdik farklı şartlar altında. Bizden öncekilerin daha iyi ya da daha kötü konumda olduğu konusunda bir çıkarım yapamayız o halde. Eğer mutlu olmak istiyorsak belki de yapacağımız en iyi şey, bulunduğumuz şartlar dahilinde yapmamız gerekenin en iyisini yapmak ve gerisini de bu çarkın işleyişine bırakmaktır. Çoğumuzun kaygı ve üzüntüyle karşıladığı olaylar aslında hayatlarımızı daha kötü yapan şeyler değildir. Binlerce yıldır, insanları üzen olaylar aynıdır aslında: Bir yakınımızı yitirmek, sevdiğimizden ayrılmak ya da kötü bir hastalıktan dolayı kendimize bakamamak. Bunların dışında kalan her şey evrimleşmiş, değişmiş ve kendine özgü problemler çıkarmıştır. Mesele kendimizi toplum içerisinde edindiğimiz  maddi yerle değil, insani taraflarımızla ölçmektedir bence. En büyük krallar, başkanlar, ya da soylu kimseler ve ya zenginler, hiç kimse bir diğerinden farklı duygular yaşamamıştır tüm bu zaman içerisinde. Statü ve getirdiği her şey bir illüzyondur. Bilgi ve eğitim tabi ki her koşulda gereklidir ve öğrenmek hayat sanatının bir parçasıdır ancak sanırım bu hayatta sadece maddi çıkarlar adına öğrenmek bildiğimizi de unutmamıza sebep olur. 

Yorumlar kapalı.