Hayatın Anlamı Üzerine

Yayınlandı: 12 Ocak 2014 / ARDA İŞ: Yazılarım

Hayatı akışına göre yaşamakla, dışına çıkıp ne olduğuna bakmak arasında derin bir fark vardır. Kimileri, anı yaşamakla -carpe diem dedikleri felsefe-   insanın  hayattan zevk alabileceğini düşünürken, kimileri belirsiz geleceği planlayarak hayatlarını sürdürmekten yanadır. Mutluluk ve hayatın anlamını arayış tarih öncesi filozoflara dayanan içgüdüsel bir durumdur. Sokrates, evli bir adamın karısı iyiyse mutlu, kötüyse filozof olacağını söyler mesela. Aristoteles’e göre ise mutluluk ancak hakikate ulaşmakla elde edilir yani bilim ile.

Çağlar içerisinde mutluluğun ölçütleri de değişmiştir elbette. İnsanlığın her yeni icadı ve kendini düşünsel alanda geliştirmesi, sınıfları ve köleliği yıkmış, ve hakikat arayışında yeni bir alana yöneltmiştir. Ne var ki gelinen hiç bir üst nokta, insanların daha mutlu ve huzurlu olmalarını sağlamamıştır. Dinsel alanda kendini Tanrı’ya adan bir grup kurtuluşu diğer dünyada mutlu olacakları temeli üzerine kurmuş.Tanrı tarafından hazırlanmış nihai bir planın parçası olarak görülen insan ırkı, bu dünyada mutlu olamaya ihtiyaç duymamalıdır çünkü herkes başına ne gelirse onun yükünü bir şekilde sırtlamak zorundadır .Bu acılar, öldükten sonra Tanrı tarafından ödüllendirilir.Ancak bu durum dogmaların Aydınlanma çağı ile sorgulanmasına sebep olan reform hareketleri ile başka bir boyut kazanmıştır .  Bu düşüncelerin akabinde, aklı teolojik kavramlar yerine koyanlar, aslında bunun gibi keskin çizgilerin, zenginlerin fakirleri uyutmak için kullandıkları bir argüman olduğunu savunur. Eğer bir anlam arıyorsak evreni daha iyi anlamamız gerektiğini savunurlar.  Hatta Marx’ın tanrısız diyalektiği bu iddiayı şu şekilde savunur; tarihin kendi içerisinde bir çizgisi olduğu ve bu tarihin her şekilde  bir son bulacağı, bu evrelerin her birinde insanlığın eşitliğe ve mutluluğa doğru gitmekte olduğudur. Marx’ın fikirleri ütopik olmakla birlikte bir çok siyasi alanı etkilemiştir, başta işçi sınıfı olmak üzere… Yine de 20.yüzyıl tüm bu gelişmeler ışığında daha mutlu değil, daha kanlı bir yere dönüşür. Kapitalist sisteminin tüketimi zorlayıcı doğası, paranın her şeyin üzerinde gördüğü değer ve zenginle fakir arasında ki uçurum insanları daha mutsuz ve daha açgözlü hale getirirken, bu kez sorgulanan din ve evren değil, insanların kendi kurdukları sistem olur. 

Tüm bu durumlarda, mutluluk ve hayatın anlamı nerededir o zaman ? Statü ve para kaygısıyla kendisi ve etrafından iyice uzaklaşan bireyler, hayattaki yerlerini nasıl belirler ? Sahip olduklarıyla yetinebilen bireyler yaratmak bu sistem içerisinde her ne kadar güç olsa da, bir tarafta yaşanan açlık ve kıyımları düşününce, aslında ne kadar zengin olduğunuzu anlayabilirsiniz. Eğer bu yazıyı okuyabiliyorsanız, belirli bir gelir ve şartlara sahipsiniz demektir. Eğer işiniz varsa ve her gün bu iş için alın teri dökmek zorundaysanız, bir şeyler üretiyorsunuz demektir. Belki de mutluluğun çerçevesini çizerken, sahip olamadıklarımızdan çok, elimizdekilere sarılmamız gerekir. Mutluluğu uzakta aramaktansa, kendimizde bulmamız gerekir ve bu demek değildir ki daha iyisini yapmak için uğraşmayalım, ama önemli olanın varacağımız yer değil de yolcuğun kendisi olduğunu gördüğümüz zaman yaptıklarımız anlam kazanabilir belki, tabi ki bunlar benim naçizane düşüncelerimdir.Yoksa binlerce yıldır değişen ve çözülemeyen bir denklemi çözme çabası değildir.

Yorumlar kapalı.