Bir Aşk Hikayesi…

Yayınlandı: 27 Ağustos 2014 / ARDA İŞ: Yazılarım

Dünyanın en eski hikayesi, bir kadın ve erkeğin hikayesidir… Yasak elmayı yiyen ve cennetten kovulan Adem ve Havva tüm insanlığın atası olarak bilinecektir sonraları. Tüm günahlar onlara yazılacak ve cennetin kapılarının mahşer gününe kadar insanlara kapanmasına onlar yol açmış olacaktır bir şekilde. Cennetten kovulmaları, erkek ve kadının yeryüzünde tek başına kaldıkları, kışı ve yazı, soğuğu ve sıcağı, fırtınayı ve yağmuru, gün batımını ve doğumunu  birlikte yaşadıkları bilinmeyen bir dünyayı birlikte paylaşmalarına yol açacaktır…. İşte tün bunların etkisiyle var olan her aşk  biraz böyle başlar aslında: Birbirlerinden başka kimseye güvenemeyeceklerini bilen, kaderleri önceden çizilmiş ve bir şekilde gerçeği ve sadece gerçeği arayanların hikayesidir aşk. Sadece bedenlerin kavuşması değil, ruhların birlikte ağlamasıdır. Ayrı bedenlerin ve kalplerin aynı anda hissetmesidir. Birbirlerinden habersiz yıllar bile geçirse bu ruhlar, kaçınılmaza yaklaşırken aslında neyin geldiğini hissedecek ama göremeyeceklerdir. Çünkü aşk onları buluşturmadan önce heyecanlandırır ve korkutur…

İşte benim hikayemde tam burada başlar. Kendimi en kaybolmuş hissettiğim anda, hiç bilmediğim bir yerde, bir gün, bir kalbin beni beklediğini bilmeden. Eğer daha önce sorsalar, bunun sadece film senaryolarında yazılmış bir metin olduğunu söylerdim: Sıcak sayılabilecek Mart ayının bir  pazar akşamı karşılaştım ilk kez onunla. O günü sıradan olmaktan çıkaran tek şey onun varlığıydı bunu biliyordum, çünkü hissettim ama kader henüz bizim için doğru zamanının geldiğini söylememişti, sadece iki yabancıydık orada, her şeyden habersiz ama bir şeyler olacağını bilen iki yabancı. Yine de o gün yakaladığım bir an vardı işte o saniyenin binde biri zamanda yakaladım gözlerini. Anlıktı biliyorum ama yinede bir şeyler tekrar hareket etmişti içimde. Sonra hiç görmedim onu, duymadım, haber almadım… Ta ki bir cenaze günü tekrar karşılaşana kadar. Birinin ölümü gerçekten iyi bir şeye vesile olabilir mi ? Ya da bunu böyle düşünmek günah mıdır ? Bilmiyorum ama o gün onun gözlerini ikinci kez yakalamıştım. Hiç bilmeden ve görmeden geçirdiğim aylardan sonra sanki biri onu eliyle oraya koymuş gibi karşımdaydı. Ve şimdi dönüp bakınca anlıyorum ki bir şekilde biz bağlıydık zaten, bilmesek bile… Ve son karşılaşmamız, artık bir tesadüften öte ama yine de kaderin cilvesi karşılaşmamız: Bu kez onun için orada olduğumu anladığım gündü. Onun gülüşü, gözleri ve beni ona iten her ne varsa, şu anda her şey açıktaydı. Benim bile tam adını koyamadığım şey, sonraları beni artık bizi yapacak olan duyguydu işte.

Onunla görüşmenin bir yolunu ararken, kader bir aksilik yaptı diye düşündüm, çünkü gitmesi gerekiyordu, sonra da benim gitmem gerekiyordu. Peki nasıl ona söyleyecektim, içimden geçenleri nasıl bilecekti. Aşk bazen meydan okuma ister, her şeyi karartıp, ona doğru gitmeni emreder. Ve ben ona gittim, onunla ne pahasına olursa olsun konuştum. Ve o gün başladı bizim asıl hayatımız. Ondan önce yaşanmış olan ne varsa yakmak geldi içimden onunlayken, geçmişi sadece onunla tanıştığım ana çektim, ve öncesi, eski bir hikayeydi işte…

Eski bir hikaye iki hapsolmuş ruhtan bahseder birbirlerinden ayrı yerlerde. Hiç buluşmamış olan bu ruhlar, bir gece göğün yarılmasıyla serbest kalırlar… Ancak hapis hayatlarına o kadar alışmışlardır ki, terk etmek istemezler oldukları yerleri. Birbirlerine ait bu ruhlar asla kavuşamazlar serbest bırakamadıkları için kendilerini. Ama gerçek aşkı bulan ruhlar, gök yarılsa bile orada bir yerlerde onları arayan bir ruh olduğunu bilirler ve aslında tanımak için birbirlerini bir bakış yeter milyonlarca yıldızın arasında çünkü o kısacık sürede anlarlar ki onlar sadece birbirlerine aittiler. Aynı benim hikayemde olduğu gibi…

Yorumlar kapalı.