ilkokul

Yayınlandı: 06 Aralık 2014 / ARDA İŞ: Yazılarım

Sonbahar sevimsizdir bana her zaman, dökülen yapraklar, pis, çamurlu, yağmurlu havalar. İnsanın içini karartan grinin her tonuyla örtülmüş gözkyüzü ve güneşe hasret yüzler. Sevimsiz işte. Seveni de var ama, özellikle eğer İstanbul’da yaşıyorsanız, denizle içiçe geçmiş yağmur damlaları, grinin bezediği renklerin binbir çeşidinin yandığı ışıklarla yeditepe İstanbul. İşte tamamen bakış açısına bağlı sonbaharı sevip sevmemek. Ve bir de İstanbul’a tabi. Ama konumuz tarihin en çok istenen, uğruna nice kanlar dökülen şehrini tasvir etmek değil, bu beni aşan bir durum… Kendimi boşlukta hissetiğim bir zaman, amaçsız sokaklarda sürterken, ki böyle şeyler genelde yapacak hiç bir şey bulamadığınızda olur, eskiden okuduğum ilk okulun önünden geçtiğimi farkettim. Şöyle bir baktım, sadece bakmış olmak için. Yenilenmiş, tabelaları değişmiş, zemini düzeltilmiş ve biraz da büyümüş. Aradan geçen onca senenden sonra bunun şaşılacak bir şey olmadığını biliyordum. Yine de kendimi alamadım, gecenin bu saatinde daha önceleri okuldan kaçmak için kullandığımız yüksek duvarın hala durup durmadığına baktım, ilginçtir ki okulun aynı kalan tek yeri orasıydı. Ne boyanmış, ne de düzeltilmiş, aynı duvar ve aynı ağaç başıboş ve terkedilmiş ve ama dimdik duruyorlardı. Duvara tırmanıp, ağaca atladım ve okulun bahçesindeydim. O zamanlardan daha kolay olmuştu bunu yapmak. Ne de olsa o duvar ve ağaç bizim için birer devdi… Bahçede dolaşırken teneke kutularla yaptığımız maçlar geldi aklıma, o kadar salakmışız ki, o kutulara kafa atmaya çalışırıdık, gülümsedim kendi kendime. Bir de bir adam vardı oyuncak satan bize, gizliden ama, lastik toplar, renkli kolonyalar, futbolcu kartları, sonradan kayboldu ortadan aynen bizim çocukluğumuzun kaybolduğu gibi. Okulun içine girmek istedim, ama başaramadım, sınıflar çok değişmiş olmalıydı, ayrıca okulun bir bekçisi varsa beni hırsız sanabilirdi. Gece gece okulumu özledim gibi mazareti kimse kabul etmezdi. Yined de dayanılmaz itki dedikleri şeyi içimde hissettim. Size herhangi bir yere, kişiye ya da obejeye  doğru iten o dayanılmaz içgüdü, duygu beni aksine ikna etti. Onca yıldan sonra bile, okula eskiden kazan dairesi olan yerden bir kapı olduğunu hatırlıyordum, ama artık onun açık olduğunu sanmıyordum. Şansımı denemek için okulun arka tarafına geçtim ve kapıyı buldum ve kitliydi tabi ki ama tam yanına daki yarım pencere açık gibiydi. Belki geçebilirdim ama sıkışıp kalabilirdim de. Bir anda kendi kendime bunu neden yaptığımı sordum, yani içeri girince ne olacaktı sanki, hem dışarı nasıl çıkacaktım. Sabah da gelebilirdim ayrıca, herkes burdayken… Ama hayır o zaman canlandırmazdım gözümde herkesi ve her şeyi, büyüsü kaybolurdu. Bir mezarlık kadar ıssızken yapmalıydım bunu aynı anılarımın şu anda gömülü olduğu yer gibi… Ve içeri girdim, zor da olsa, atlarken düşsem de içerideydim. Bunu zafer olarak görmem bile şu anki ruh halimi açıklıyordu sanırım. Anılarla ilgili en kötü şey şudur bence; şu anki zamanda yaşarken geçmişi hatırlarız, yad ederiz bazen hüzünlenir bazen de seviniriz yine de hiçbir şey o anların geçtiği yeri gördüğümüz kadar bize hatırlatmez her şeyi. Çünkü beynimiz hatırladığı ve belleğine kazıdığı şeyleri bile bir şekilde saptırmaya meyillidir. O yüzden hatırladığımız hiç bir an aslında yaşadığımız an değildir. Bu yüzden o bodrum katının kokusunu iyice içime çektim, daha iyi hatırlamak için… Merdivenlerden yukarı çıkarken yakalanma korkusu ve içeride olmanın heyacanı karışmıştı. Kendimi buranın hem bir parçası hem de artık istenmeyen bir fazlalığı gibi hissettim. İşte sınıflar buradaydı, yüksek ve uzun koridorlarda bağrışlarımızı, koşturmacalarımızı, öğretmenlerin hepimizi hizaya sokmaya çalıştığını, hep bir ağızdan İstiklal Marşı ve And’ımızı söylediğimizi duyuyordum, görüyordum ve yaşıyordum adeta. Yeniden yedi,sekiz,dokuz,on yaşında olmuştum. Bir üst kata çıkarken, yaptığımız resimleri, ilk harflerimizi, heceleri, kompozisyonları gördüm. Her bir sınıfın önünden geçerken kavgalarımızı, ağlayıp sızlamalarımızı, aynı sırada üç kişi otururken not almaya çalıştığımızı, sıranın örütüsünü her hafta sırayla yıkandığını, yerli malları haftasında kuruyemiş yiyerek, mandalinaları birbirimizin gözümüze fışkırttığını hatırladım… Mutlu muydum o zamanlar acaba ? Bunu düşündüm ilk, o zaman sorsalar sanırım oradan kaçmak istediğimi söylerdim.Ama insan doğası böyle değil mi zaten bulunduğu anda asla mutlu olmayan sonradan da keşke o ana dönsem diyen varlık. Bunu bir zayıflık mı yoksa sadece doğamın bir parçası olarak kabul edip edemeyeceğime karar veremedim, ama emin olduğum tek bir şey vardı; ben hala aynı çocuktum…

Yorumlar kapalı.