Yayınlandı: 30 Nisan 2015 / ARDA İŞ: Yazılarım

Zaman döngüsünü kaybetmeye başlamıştım, ne zaman gece ne zaman gündüz bunun benim için bir önemi yoktu artık. Kelimelerin ağzımdan çıkış biçimiyle, gerçekliğin kendi içerisindeki ahengi kaybolmuştu. Bunun bir çeşit depresyon olduğunu düşünebilirdim ama bugünlerde kendini kötü hissetmenin her hali bir depresyon tanısıydı…

Zamanın göreceliliği kanıtlanmış bir teori olmasına ragmen ve en azından bildiğimiz evrende, onu 24 saate sıkıştırmış olan bizlerin tam olarak zamanı anladığını sanmıyorum. Örneğin uyurken geçen zamanın ne olduğunun büyük bir önemi yokken, o anlarda dünyanın,insanların,evrenin ve yıldızların değiştiğinin farkında değiliz, ama değişiyor, ve yine bir şeyleri beklerken zamanın bize göre geçmemesi o anda her şeyin devam ettiği gerçeğini değiştirmiyor. Bu yüzden zaman kavramını kendimize göre yontarken, diğer tüm koşulları hiçe saymak gibi bir eğilimimiz var, doğal olarak. Bunun beni rahatsız eden bir kısmı yok aslında, sonuçta benim dünyam ve benim gerçekliğim, benim kafamın içinde olanlardan ibaret bir şekilde şekilleniyor. Peki o zaman gerçeklik bükülebilir, değiştirilebilir ve hatta benim ne  gördüğüme dayanan bir şey ise, geriye kalanların ne önemi var ? Aslında bir önemleri yok, önemi olan tek şey imajlar, yani algıladığımız kadarıyla gördüklerimizin bizlerdeki etkisi. Görünenin sadece bizim algımızla kısıtlı olduğunu varsayarsak aslında ne kadar aciz olduğumuzu fark edebiliriz sanırım. Hepimizin kendini bir anlamda özel hissetmesi de, bu kişisel algı meselesine dayanan bir yanılsama. Hani klasik felsefi bir soru vardır; çok uzaklarda ormanın ortasında duran bir ağaç, biz onu görene ve farkedene kadar var mıdır ? Yoksa biz onu algılamadığımız sürüce o hiç varolmamış mıdır ? Bu biraz karmaşık görünse bile, hepimizin kendimizi dış dünyaya anlatma ve gösterme çabası bu farkedilme noktasında kilitlenir. Farkedilmek ve algılanmak, var olduğumuzun kanıtıdır. İnsanoğlunun en derin hırsları, icatları, çalışmaları, büyük yapıtlar ve tarihi eserler bırakma isteği, aslında kendini varolduğuna inandırma çabasının acınası bir göstergesidir. Tüm bu çaba bir gün toprağın ve çamurun içinde heba olacaksa bile, bu onun yegane amacı olarak kalır. bu reddedilemez içgüdü, bizi hayatta tutan tek şeydir aslında. Bizi herhangi bir makineden, düşünemeyen ve konuşamayan bir canlıdan da ayıran en büyük özellik bu hayatta kalma içgüdüsüdür. Bir makine umut edemez ve sevemez, ya da bir bitki nefret edemez ve başkalarıyla yarışamaz. Bizi ayakta tutan bu farkındalık aynı zamanda bize verilmiş en büyük lanettir., Kaynakların sınırlı ve isteklerin sonsuz olduğu argümanı bize herşeye sahip olamayacağımız gerçekliğini hatırlatsa bile, bu sevdamızdan vazgeçemeye niyetimiz yoktur. Tüm bunların ışığında istemek ve sahip olmak bizi biz yapan en büyük nedenlerdir. Birbirimizden farklı olmak için ne kadar çok yol denesek bile önünde sonunda bu noktada kesişmekten kurtulamayız. Ben bile bu cümleleri yazarken, kelimelerim boşlukta yankılanırken bir şekilde bir yerlere ulaşmasını ümid ederim ve bu şekilde huzuru bulmaya çalışırım. Bu beni daha az insan yapmaz, ya da daha kibirli göstermez, sadece içgüdüsel dürtülerimin beni yönlendirdiği yolda ilerlediğimi hissetmek isterim. En derindeki düşünce ve algılarımı ortaya dökerek bir şekilde arınma ararım. Belki de bu yüzden günah dediğimiz kavram hep bir şekilde bir yerlerde duracaktır, çünkü arınma ancak günahın varlığı ile birlikte gelebilir. Ve belki de kötülük bu yüzden iyilikten ayrı düşünülemez…

Yorumlar kapalı.