Yayınlandı: 06 Kasım 2015 / ARDA İŞ: Yazılarım

Öyle ki içimden hiç konuşmak gelmedi, sustum. Bana söylediklerini unutmamıştım , o da söylediklerimin bir önemi yok önemli olan yaptıklarım demişti zaten. Haklıydı, söyledikleri ne kadar kötü ve ya iyi olursa olsun, ne kadarını yaptığı önemliydi. Bu konuda onu suçlayamazdım. Hayatın bir trajedi olduğuna inanmak isterseniz, her şey size bir trajedi gibi gözükür; açıklamama izin verin, yerde ölmüş bir karınca için durup üzülmek çoğumuza ne kadar saçma gözükse bile, aslında kendi hayatlarımız içinde farklı davranmayız. En ufak şeyleri dram haline getirip günlerce bunların yasını tutabiliriz. Tabi ki bu hastalıklı bir düşüncedir, bu bizi yaşamaktan alıkoyar. Sevmekten alıkoyar, çünkü üzüntüleriyle ve öfkeleriyle yaşayanların diğer duygulara yerleri kalmamış demektir. Ama günümüzün trajedileri -modern insanın trajedisi- akıllı telefonunun internetinin bitmesiyle bile başlayabilir…

Ben hala susuyorum, o konuşuyor; kafamın içinde, nasıl olsa kimse seni anlamayacak seni dinlemeyecek seni görmezden gelecek niye diretiyorsun kendini bırak diyor, rahatla diyor bana. Saçımı çekiştiriyorum, yapamam diyorum yapamam, böyle bitmemeli diyorum. Sus diyor sus, konuşma, diye emir veriyor. Oldum olası emir almaktan nefret ederim. Birden hiddetleniyorum,öfkemi bastıramıyorum, duvarları yumrukluyorum ta ki elimin acısını beynimde hissedene kadar. O acıyı hissedip kendimi yere atıyorum ve şimdi acıdan başka hiç bir şey yok kafamda. Ne komiktir ki bunu hissederken aklıma birden Muhammed Ali’nin kelebek gibi uçar arı gibi sokarım lafı geliyor… Şimdi ise yerinden kımıldayamayan bir dünya şampiyonu…Belki de asıl trajedi budur diye düşünüyorum…

Bana dönersek hala yerdeyim, kımıldamadan yatıyorum, elimin acısı geçti, ama beynim zonkluyor.. Yavaşça yerden kalkarken, sen yere layıksın diyor bana, gülüyorum ama sinirden. Doğruluyorum, ayağa kalkıyorum, ve kendimi gerçeğe hazırlıyorum, bu hayattaki tek gerçek olan şeye; ölümüme. Bunu tek başıma yapabileceğimden emin değilim, daha önceden çok kafamda kurmuştum, en acısız ölüm, en hızlı ölüm, en etkili intihar yöntemleri hepsini araştırdım ama hiç uygulamaya geçersem ne yaparım diye düşünmedim. Her şeye rağmen yaşamak güzeldi diyorum birden, ama bir şey hissetmiyorsanız bunun çok da bir anlamı kalmıyor. Biz düşünebilen varlıkların en büyük problemi de bu; hayatta bir amaçları yoksa yaşamları değersizleşiyor. Halbuki atalarımız öylemiydi acaba ? Bundan binlerce yıl önce bizim adını bile koyamayacağımız yerlerde muhtemelen kendini öldürmek gibi bir düşüncede hiç var olmamıştı. Bu da bizlere özgü bir “modernlik”. Artık böyle huylarımız var; kötü olan şeylere modern diyoruz, böylece onları yumuşatıyoruz, daha mümkün gösteriyoruz ama hayatlarımızı daha iyi yapmıyoruz…

Ölmeden önce tam o anda insan ne düşünür ? Bunu yaşayan biri bilemez asla, sadece hayal edebilir ama ben ölümden korktuğumu hissediyorum, kimse korkusuz değildir, hele kendini öldürecek birinin ölümden korkmadığını sanıyorsanız bunu düşünmeyin bile, çünkü bunu yapan kimse her kaçışın bir son olduğunu bilir fakat bunu itiraf ederse o eylem anının yok olacağını da bilir. Peki bunu neden yapıyorum ? Hamlet’in bahsettiği meseleye geldik; kalmalı mı gitmeli mi ? Uyumalı mı ? Yoksa her şey kanınızı emip sizi tüketene buna katlanmalı mı ?

(devam edecek)

Yorumlar kapalı.