La Corniche

Yayınlandı: 12 Aralık 2017 / ARDA İŞ: Yazılarım

Özgürlük Meydan’ından (La Place d’Indépendance) yukarıya doğru yürürken, hayat kadınlarının para için yalvaran ama hayata karşı  umarsız ve boş bakışlarını görmezden gelmeye çalışıyordum… Calypso adlı gece kulübünün önü çöp yığınlarıyla dolmuş, bir sonraki gece için temizlenip boşaltılmayı bekliyordu. Bu arada önümdeki Uzak Doğulu turist grubunun arasına karışıp, yürürken pat diye yolumu kesen satıcı, dilenci ve bilumum başka serserinin önüne geçmeye çalışıyordum. Afrika’da yolda yalnız yürüyorsanız asla yalnız değilsinizdir ve bu paradoks yüzünden bir kilometrelik bir yol size bin kilometre gibi gelir…

Başkanlık Sarayının (Le Palais Présidentiel) önünde kırmızı kıyafetiyle Londra’daki klasik kraliyet muhafızlarını andıran saray koruması mum gibi dikiliyordu. Her beş metrede bir  konuşlanmış diğer askeri kıyafetli korumalar ise sarayın  çevresinden kimsenin geçmesine izin vermiyordu. Bu saray yaklaşık bir kaç hektarlık arazinin üzerine kurulmuş, Dakar’ın merkezinde devasa modern bir binaydı, ve başka hiçbir bina bu kadar görkemli değildi, ve her sömürülen ülke gibi burda da en ihtişamlı bina başkanlık sarayıydı…

Kaldığım otele  200-300 metre kala, Dakar’ın yerlisi, ve kendi deyimiyle her işi yapan Idrissa yolumu kesti, onu geldiğimden beri her otel çıkışı ve girişi yolumu keserken buluyordum, bana karşı bir zaafı olduğunu düşünmemekle birlikte, her seferinde daha  içten bir merhaba diyerek eğer istersem beni her yere götürebileceğini ve karşılığında para almayacağını söylüyordu. Bence hiç bir teklif karşılıksız olmaz; bende  yüzüne içten bir şekilde gülerek gerek olmadığını söyledim…

Buradaki insanlar gerçekten her işle uğraşabilirler, onlar için iş kavramı belirli bir meslekte uzmanlaşmaktan çok, bizim kültürümüzde de olan ve belirli bir eğitim almamış kesimin ne iş olsa yaparım mantığı ile  işler. O yüzden Afrika’da iyi iş yapmak, sadece bir ürünü satmak ile değil, her şeyi yapabilme yeteneğiyle ölçülür.

Atlantik Okyanus’unun, Dakar’a özgü küf ve yer yer kanalizasyon kokusuyla karışmış havasını  içime çekerken, aklımdan geçen tek şey eve dönmekti… Buna rağmen anın tadını çıkarmak gerektiğini düşündüm ve önümdeki uçsuz bucaksız maviliğe ufuk noktasında bir göz attım… La Corniche  denen yani daha çok bizdeki sahil kesimini andıran yere gelmiştim artık… Yanımdan koşarak, yürüyerek, arabayla veya motorlarıyla geçen beyaz, siyah, kahverengi ve bronzlaşmış tenli insanları görmezden gelerek sahil boyunca yürümeye devam ettim… Bu yol tüm Dakar boyunca uzanan ve sonu gelmeyen bir yoldu… Bu sonsuz insan şatafatı arasında her an her şeyle karşılaşmaya hazırlıklı olmalıydı.

Okyanusun diğer kıyısına bakarken, karşımda ilk olarak Portekizlilerin keşfettiği ve daha sonra Fransızların köle ticareti için üs olarak kullandıkları Gorée Adasını gördüm ( Ile de Gorée). Gördüğüm şeyin bir ada olduğunu biliyordum ama adanın özelliği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Geçmişini bilmeyenler için tüm yerler birbirine aynı gözükür ancak yaşanmışlıklar ve tarih bunlara anlam katarlar.Bende bu adanın yaşanmışlığını bilmek istiyordum…

Aynı günün akşamı Idrissa yine yolumu çevirdi, ona bu kez bana bir iyilik yapıp beni adaya götürüp götürmeyeceğini sordum. Tabii ki belli bir ücret karşılığı bana rehberlik edebileceğini söyledi, hiç şaşırmamıştım. Ancak buranın yerlisi olması sebebiyle adayı ondan daha iyi bilen birini bulamazdım, en azından bu çevrede…Yolculuğumuza ertesi sabah adayı görmek isteyen başka bir Fransız turistin katılımıyla başladık. Bu bana hem ironik hem de trajik gelmişti. Buradaki insanları yaklaşık 200 yıl boyunca sömüren, işkence eden ve köleleştirip satan Fransızlar, yaptıkları insanlık ayıbını turist olarak görmeye gidiyorlardı. Ona rehberlik edende bu kölelerin torunlarından biriydi. Adaya bir feribot vasıtasıyla geçiş sağlanıyor, eski ama bu büyük feribotlar insana  bir köle tacirinin gemisinde sıkış tıkış yolculuk ettiğiniz izlenimini veriyor. Bu açıdan turistlerin yaşadığı tecrübe belki de daha adaya giderken başlıyor…

Adaya indiğimizde bizi Idrissa’nın bir başka akrabası ve orada rehberlik eden kuzeni karşıladı. Daha feribot yanaşırken kıyıdaki suda, feribotla iskelenin ayırdığı tahtaların hemen dibinde yüzen çocuklar turistlerin onlara atacağı bozuk paraları sudan çıkarmak için yarış ediyorlar… Bu görüntünün başta komik olduğunu düşünmüştüm… Ama aslında adanın doğasını yansıtan bir kareydi. Ada artık her ne kadar turistler için inşa edilmiş hediyelik eşya dükkanları, eski püskü kafeleri ve plajları barındırsada içine ilerledikçe sizi çeken bir kasveti vardı. Gemi şeklinde inşa edilmiş ve yaklaşık 500 metre uzunluğunda sıra giden binaların görüntüsü beni bu yerin dokusu konusunda daha da fazla heyecanlandırdı.

Adanın tam orta noktasında bulunan köle zindanları taştan yapılmış devasa bir binaydı, ve adanın geri kalanı bu zindanların etrafına kurulmuştu.Dar bir tünel şeklinde inşa edilmiş ana kapısından geçtikten sonra kendinizi yüksek merdivenlerin zindanın üst katına açılan avlusunda buluyordunuz. Bulunduğunuz zemin kat ise köleleri tutmak için yapılmış zindanları barındırıyor. Her zindanın üzerinde kimlere ayrıldığı veya ne amaçla kullanıldığı tabelalarla belirtilmiş. Kadınlar, çocuklar, erkekler, cezalandırılıp daracık sadece bir insanın girebileceği karanlık odalar… Bir vahşetin üzerine ayak bastığınızı ancak içeride kanlı ve pas tutmuş ayak ve boyun zincilerinden anlıyorsunuz… 20 metrekarelik zindanların  içinde 70-80 kişinin kaldığı söyleniyor, ve günde sadece bir kez tuvalet izni varmış. Burada toplamda 200 yıl boyunca 20 milyona yakın köle tutulmuş, 4-5 milyonu çeşitli sebeplerden ya zindanlarda ya da gemilerde ölmüş… Tabii ki bu tarihçilerin tahmini… Köleler gemilere bindirilirken huni şeklinde girişi geniş, çıkışı ise ancak 1 kişinin sığabileceği uzun bir tünelden yapılıyormuş, bunun amacı ise olası bir isyanı önlemek… İşte bu barbarlığın yaşandığı adada, tüm bunlar gözümün önüne serilirken Fransız turistin okyanusa karşı verdiği pozlar, ve kendi medeniyetinden dem vurması bana anlaşılmaz gelen bu vurdumduymazlığın bir uzantısı gibi geldi.

Akşam karaya geri dönerken, feribottan izlediğim Gorée adasındaki güneşin batışı bana en derindeki acıların, hayatların, zalimliklerin, güzelliklerin ve dünya üzerindeki her şeyin zamanın geri döndürülemez akışında eriyip gittiğini bir kez daha hatırlattı…

Yorumlar kapalı.