Çember

Yayınlandı: 28 Ocak 2018 / ARDA İŞ: Yazılarım

Kendimden kaçıp kurtulmak istediğim zaman yazmaya sığınırım, ama bu aralar ne kadar az yapmışım bunu ! Duygularımı bırakmak, denize döker gibi tüm yüklerimden kurtulmak… Ama bir süredir her şeyi içimde yaşamayı tercih ediyorum. Kendimle ilgili sorduğum soruların hepsi cevapsız, anlamsız… Kendimi koymak istediğim yerler bana uzak, olduğum yer tüm hedeflerimden izole, başka bir dünya… Sanki Marsta yaşamak için doğmuşum da Dünya’ya bırakılmışım gibi hissediyorum. İnanç sistemim karmaşık. Kendime tayin ettiğim rollerin hiç birinde ben, ben değilim. Zamanın geri döndürülemez çizgisinde ben geriye gitmek istedikçe, suratıma çarpan kapılar gibi geçmiş kendini kapatıyor. Önüme bakıp yola devam etmekle, olduğum yerde kalıp zamanın kendi akışında yol almak arasında bocalıyorum. Terk edenler ne zaman kazanmış diye soruyorum kendime ? Ama konu kazanıp kazanamamakla mı ilgili sadece ? Eylemlerim beni sadece galip veya mağlup terazisine mi koymalılar ? Hayatta katlanılması en zor şeyin mecbur bırakıldıklarınız olduğunu anlayınca, kazanma ve kaybetme oyunu da anlamını yitiriyor. Hayatın her alanındaki rekabet, gündelik insanı yoruyor, tüketiyor. Kendi arzularından çok yaşadığı toplumu ve topluluğu tatmin ettikçe, bireysel anlam da yok oluyor. Hayatın en güzel armağını, insan olmanın en yüksek mertebesi olan bilinçli olma durumu, mekanikleşen eylemlerle bir yetenekten çok işkence halini alıyor. Gelişen teknolojinin artırmış gibi gözüktüğü yaratıcılık aslında kodların arasına saklanmış bir ilüzyondan farksız hale geliyor ve duygudan yoksun, gerçeklikten koparılmış bir başka benlik ve kişilikler dizisi yaratıyor. Bu kişilikler, gerçek kişi ve deneyimlerin öylesine önüne geçiyor ki bazen hangisi gerçek hangisi sanal karar vermek zorlaşıyor. Her çağın kendine has handikapları, toplumsal bozulmaları ve çöküntüleri var. Ancak hiç bir çağ, bu denli hissizleştirilmiş bir çağ olarak hatırlanmayacak çünkü toplumsal duyarsızlığın en alt kademesi olarak gelecekte gerçek deneyimler artık ya var olmayacak, ya da insan olmanın gerekliliklerini tekrar hatırlayacağımız bir an gelecek ve bu çağ bir hatalar silsilesi olarak kalacak. Ne şekilde olursa olsun, evrensel zorunlulukların, küresel zorbalığın ve yıkımın başlangıcı olarak bilineceği kesin. Ama daha vahimi, bu küresel çapta işlenen suçun, yani bilinci yok etmenin, duyarsızlaşan toplum tarafından bir lütufmuş gibi algılanması. Düşüncelerini herkesle paylaştıklarını sanarken, aslında oluşturdukları komfor alanından çıkamayan bu duyarsız topluluklar, körler sağırları ağırlar kalıbından dışarı çıkamadan, kendilerini kandırmanın keyfini sürüyorlar. Hepimiz sürüyoruz… Hayatımızda ölen bir insanı gerçekten belki 1-2 kez deneyimleyen bizler, küçük ekranlı telefonlarımızdan, orduların radarlarından böcek gibi öldürülen binlerce  insanı hayretle izleyip paylaşıyoruz. Ve üzüldüğümüzü iddia ediyoruz… Ve kahvemizi yudumlarken sistemden dem vurup, kendin çal kendin oyna ikiyüzlülüğü ile bunları paylaşıp beğeni sayımıza göre kendimizi toplumda sınıflandırıp bir yere koymaya çalışıyoruz. Gece uyumadan önce ise bir sonraki sabah aynı çemberin içerisinde dönen hamster misali, varacağımız bir nokta olmadan dönmeye devam edeceğimiz sıkışık hayatlarımıza alarmları kuruyoruz…

Yorumlar kapalı.