Yok oluş

Yayınlandı: 20 Mayıs 2018 / ARDA İŞ: Yazılarım

Kapanan kapı eşiğinin ardından bakarken hayatımı neyin üzerine kurduğumu düşündüm…Hayatımı hangi yalanların, hangi kağıttan evlerin üzerine inşa etmiştim böyle ? Şimdi kendime bakarken tanıyamadığım kişi gerçekten ben miydim ? Ve her zaman doğru bildiğimi zanettiğim -en azından iyinin yanında olduğumu sandığım- her şey benim kendime yarattığım gerçeklikten ibaret miydi ? Ve kendi kendime söylediğim yalana yapışıp bunu sonuna kadar devam mı ettirmek istiyordum ? Cevabım her ne olursa olsun şu anki gerçekliği, mevcut durumu değiştiremezdi… İnsanı en fazla mahveden yarattığı veya içinde olduğu dramatik durum değildir, en kötüsü onun içine tıpkı bir bataklığa saplanmış gibi takılıp kalmasıdır. Çırpındıkça daha da kötü bir hal alır… Ben tüm bunları daha önce de yaşamıştım, belki farklı bir durumda ve koşulda… Ama her şeye rağmen ayakta kaldığım için kendimi başarılı sanmıştım. Bundan daha fena bir yanılgı olamaz sanırım. Çoğumuz için hayatta olmak bile hala bir şeylerin umududur. Umut etmek sadece insanı hayatta tutmaz, aynı yalanlara defalarca kendini inandırmayı da içerir.Tabii ki insan biyolojik olarak hayatta kalma iç güdüsüyle hareket eder, kaldı ki bu gayet normaldir. Fakat söz konusu bu her koşulda ki yalanın bilinçli bir şekilde farkında olma hali ise, hayatta olmak o derece ağır gelmeye başlar.

İşte böyle hissettiğim bir gün, kendimle gerçekten yüzleşmek istediğim bir gün, kendi kendime doğruyu itiraf etmek istediğim bir gün, şu sormamam gereken soruyu sordum : Beni burada tutan ne ? Yani bir insanı daimi bir şekilde düşünceleri yüzünden eleştiren, her zaman yetersiz gösteren, yaptıklarının asla birini memnun etmediğini defalarca kafasına vuran bu çöp öğütür gibi insan öğüten sistem içerisinde ne işim var ? Hem özel hayatında hem de iş hayatında her şeyi başkalarına kendini kanıtlamak için yaptığın, ve her allahın belası seferde senin yanlış olduğunu düşünen insanların arasında ne yapıyorsun ? İnsan hayatının bu kadar ucuz, böcekten farksız olduğu bir kurguda eğer birilerinin kıçını öperek, ve onları memnun ederek varlığını ispat ediyorsan kim bunun bir hayat olduğunu iddia edebilir ki ? İşte bunu ancak bu hayatı bu şekilde  şartsız koşulsuz kabul eden bir beyin mutlu mesut yaşar… Tercihler bizi her şekil şartında uçuruma itiyorsa, kaçmanın tek anlamı o girdaba daha da hızlı gitmekse, kendini öldürmek bile bir anlam ifade etmeyebilir. İntiharların bile bir şov aracı olarak kullanıldığı bir yaşam tarzında belki de en güzeli asla var olmamaktır. Böylece hiç farkında olmadığın, asla bilmediğin ve bilmeyeceğin bir devinimin parçası olmadan sadece hiçlik olurdu. Daha öncesini bilmediğin gibi sonrası da olmazdı. Her ne kadar sonrası zaten yok bile olsa bence , bir göz kırpması kadar kısa olan hayatında farkında olduğun tüm bu saçmalık seni hiç bulmazdı. İşin kötü tarafı bu varoluşu hiç seçmediğin gibi, milyarlarca olasılık arasından senin bu bilinçte olman bile durumu daha da aciz hale getiriyor. Hayatın boyunca zevk alacağın en fazla 3-5 anın tadını bile çıkaramadan, üstüne yüklenen her türlü saçmalığı kabul etmek bir yana, tüm dünyanın pisliği senin suçunmuş gibi davranan bir güruhun karşısında  masumiyetini ispatlamak için her gün bir başka suçtan yargılandığın halka açık mahkemelerde sanık olarak oturmak zorundasın. O güruh ki, hem savcı, hem yargıç hem de  cellatın ta kendisidir.

İşte böyle bir dünyanın ortasında, verdiğin savaş  varoluşsal değil bir yok oluş savaşıdır. Doğduğun için sana yüklenen pişmanlığın ötesinde, kendini yok etmek için her türlü yolu denemen istenir. O yüzden hayatta kalmak bir sanat değildir, nasıl yok olacağın ise bir sanat şaheseri olmalıdır…

Yorumlar kapalı.