‘ARDA İŞ: Yazılarım’ Kategorisi için Arşiv

Zaman

Yayınlandı: 05 Mayıs 2019 / ARDA İŞ: Yazılarım

Bu evrende hayatın ne bir başlangıcı ne bir sonu var… Ve hayallerim aynı sonsuzlukta devinen, aslında yok olmuş ve ışığı milyonlarca kilometre uzaktan yüzüme vuran yıldızların bir oyunu gibi şimdi… Bense bu geçmiş kadar eski ve dökük, kara deliğim tarafından yutulmaya mahkumum. Ancak sınırlarımız gerçeklerimiz değildir;  bunlar gerek ülkeler arasında olsun, gerekse  ilişkilerimiz ve kişilik sınırlarımız  olsun, beynimizdeki kıvrımların yarattığı hezeyanlardır sadece. Ve kişi de ancak düşünebildiği bu sınırlar  kadardır. Kaçıp kurtulmak istediğiniz her şeyin kabusunuz olduğu bir dünyada ne kadar dayanabilirsiniz ? Nereye kadar kaçabilirsiniz ? Bu yüzden gerçekliğe teslim olmak, kendini tamamen evrenin sınırsızlığına bırakmak en iyisidir. Bu dünyada gerçekliğin saptırıldığını, deforme edildiğini, adaletin işlemediğini, ve şeytani bir yer olduğunu düşünebilirsiniz, ve gerçeklerin karanlıkta kaldığını… Ancak hakikat böyle midir ? Ne acımasız, ahlaksızca, ve insanın düşlerinde bile göremeyeceği canilikleri işlemiş olanlar bile zamanın adaletinden kaçamazlar. Ayrıca hangimiz tamamen masum olduğunu iddia edebilir ? Masumiyet bazen sadece mağduru oynayarak pekala edinilen riyakar bir sıfattır.  Gerçek masumlar artık bu dünyanın kirinden arınmış mezarlıkların doldurduklarıdır. Ve bir de tabii ki henüz iyilik ve kötülük kavramını idrak edemeyecek küçücük bedenler… Bunların dışında kalan aklı başında kimse dürüstlük timsalını oynayıp, ahlak zabıtalığına soyunamaz. Halkın sözüm ona en güvendiği dini kurumlardan tutun da, asayişi sağlamakla yükümlü kolluk kuvvetlerine kadar devletin her bir kademesi yozlaşmanın en üst kirliliğini yaşarken, normal bir vatandaşın çıkıp yoksulluktan ve yolsuzluktan dem vurması bana komik gelir… Eğer bir yerde sizi yönetecek ve yönlendirecekleri araştırmadan gözü kapalı o yetkileri devretmişseniz, ya da bu davranışları bilip gördüğünüz halde ses çıkarmayacak kadar haysiyetsizseniz, veya tüm bunlara karşıt görüşte birleştiğiniz halde boşvermişseniz bence hepiniz aynı oranda suçlusunuz demektir…Ve bu asla  dile getirilecek bir gerçek değildir işte. Hiç bunu açıkça itiraf edeni gördünüz mü ? Sadece politikaya değil, devlet kurumlarına, özel sektöre, dışarıda kar amaçlı veya yardım amacıyla kurulmuş herhangi bir kuruma bakmanız yeterli… Sistemin en baştan bozukluğu elbette bir çok düzensizliğe ve kanunsuzluğa yol açar ki bunlar tüm alt kurumlarını etkiler… Yine de bunun hesabını sormaktan aciz bir kitle için kim masum diyebilir ? Büyüklerin işine “karışılmaz” , otorite nasıl uygun görürse ona “uyulur”  propagandasıyla yetiştirilmiş bir nesilden kan emici asalakların türemesi gayet doğaldır. Teknolojik ilerlemeyi kitleleri “uyutmak” için bir silaha dönüştüren, her konuda fikir sahibi ancak hiç bir konuda ” bilgi” sahibi olmayan bir sürü yaratan bu sistem, düşünmenizi istemeyen bir üst otorite için daha fazla para ve daha fazla güç demektir. Kendini anlatmaktan ve ifade etmekten aciz bu sürünün sapkınlık ve şiddet eylemi gösterdiğinde nutkumuz tutulmuş gibi rol yapmak ise yine iki yüzlülüktür, mağdur edebiyatıdır ve acizlik göstergesidir. Asla bireylik mertebesine erişemeyecek “canlılar” türeten bu sistem, ancak kendi yalanlarına inanan ve böylece kendi gibi düşünmeyenleri, “farklı” olanları  dışlayarak yeni bir normallik yaratacaktır. Bu yarattığı yeni normallik ise  artık toplumun çoğunluğunun benimsediği doğrular olacaktır. Sorgulamaya ve düşünmeye ihtiyacı olmayan bu kitlenin sadece kendi doğrularını gerçek sanması, her şeyi kendi bilmesi, ve sonuç olarak tüm güce sahip olduğu yanılsaması oluşacaktır…. Ancak bu “zamanla” çökecektir… Daha önce binlerce kez çöktüğü gibi… Evet açılan yaralar kapanmaz ve ruhun derinliklerine işleyen acılar geçmez ve söylendiği gibi “bizim algıladığımız” zaman her şeyin ilacı değildir. Bu açıdan adaletin olmadığını, sağlanmadığını düşünürüz… Fakat hiç bir şeyin sonsuza kadar sürmeyeceği yegane hakikat olarak kalacaktır…

Reklamlar

Bir sona geliyoruz, neden bilmiyorum ama beni korkutan sonun kendisi değil. Artık anları kaçırmak korkutuyor beni, elimden kayıp giden dakikalar, saatler, saniyeler… Bir bilinmeze doğru giderken bir insanı ne sakinleştirir ? Dünyanın en etkili uyuşturucusu, sakinleştirici ilacı bile o içinizdeki boşluğu doldurup sizi rahatlatamaz sanırım. Bense tüm bunların sonunda tüm günahlarımdan arınacağımı düşünerek teselli bulmaya çalışıyorum. Ama bu kendini aldatmanın ta kendisi… Tam bu noktada aslında ne kadar zavallı olduğumu biliyorum. Zavallıyım çünkü korkuyorum, içimdekileri asla yüksek sesle haykıramıyorum. Bitkinim… Kendimle barışık değilim ve günden güne enerjimi kaybediyorum. Beni ateşleyen hiçbir şey yok ve bu yokluk hissi o kadar derinki, hayata olan bağlılığımı kökten yok ediyor, kalbimi söküyor ve mahvediyor. İçeride melek oğlum uyurken, onun gelecekte nasıl olacağını bilmeden hayaller kuran ben, onun masumiyetine ve tek gülüşümün onun mutlu olmasına sebep olmasına şaşırıyorum. Tek bir gülüşün bir bebeği dünyanın en mutlu varlığı yapması ve binlerce sebep varken mutlu olmak için, bendeki bu geri dönülemez melankoliye neyin sebep olduğunu anlamaya çalışıyorum. Ama anlamak yetmiyor, onun için çaba sarf etmek, hayatın her bana vuruşunda daha sert geri vurmak zorunda oluşuma ve aslında bu kazananı çoktan bilinen hayat kavgasında attığım her yumruğun kendi suratıma atılmış bir yumruk olduğunu bilerek ve isteyerek yavaş yavaş kendimi öldürmeme tanık oluyorum. Teknik olarak herkesin öldüğü bir dünyada yavaş yavaş ölmek doğru bir terim mi  acaba ? Kendi sığlığımdan sıkıldım belki, bir türlü toparlanamayan düşüncülerim, kendimle olan iki yüzlü kavgam, en derin mutsuzluklarım beni ben yapamadan, savruk, hesapsız ve  zevksiz bir mahlukat yaptı belki. Aşağılamaların en iğrenci bile bu durumu tasvir etmekte yetersiz kalır sanırım. Samimiyetten uzak, yorgun ve yılmış ben, artık sevgi denizinden fersah fersah uzakta, kendi lanetimi ve belamı arıyorum. Bu belayı çoktandır arıyordum ama hiç bu kadar yakınımda hissetmemiştim nefesini. Oğlum, şimdiki yaşama sebebim, baban senden başka bir gerçeklik bulmuyor hayatında. Bir gün zamanı geldiğinde benimle birlikte okursan bu yazıları belki biraz seni gerçekten nasıl sevdiğimi anlarsın kayıtsız, şartsız, bedelsiz ve gözleri kapalı. Sana tek vasiyetim olur aslında ben yoksam yanında; sakın kalbinden şaşma…İnsanın rasyonel bir varlık olduğu külliyen yalandır, eğitim sisteminin bu kadar yozlaştığı bir toplulukta sana dayatılan hap gibi, ezber ve düşüncesiz bilgilere sakın inanma. Komik gelebilir ama evet eğitimi sadece bunların yanlış olduğunu görmek için al.  Okullar sana başarılı olmanın ve çok para kazanmanın ya da hayatta kalmanın kurallarını öğretmezler. Bir okul sadece teori veriyorsa sana (99,9% böyledir)  ve gerçeklerden kopuksa itimat etme hiç birine içindeki kişiler ne kadar yüksek eğitimli olursa olsun. Neden dersen, herkesin kendi öncelikleri ve felsefesi vardır bu hayatta, sen sadece bir çok değişik hayatın ve düşüncenin bir yansımasını tanırsın onlarda. Ama kendi yolunu çizmek, işte bu emek ve zaman gerektirir. Bazen yalan ve saklama gerektirir. Bazense dibine kadar dürüst olmayı gerektirir. Bunların dengesi nedir baba diye sorarsan eğer sana kesin bir cevap veremem çünkü böyle bir dengeyi tam anlamıyla sağlamış birini tanımıyorum, kendim dahil olmak üzere. Ama buna yakın yaşayan insanların en azından iç huzura sahip olduklarını biliyorum. Adalet, cömertlik, sevgi ve saygı ilkelerinden uzak bir hayat, ancak bir hayvanın yaşayabileceği sadece kırmak dökmek parçalamak ve üremek gibi en temel işlevlerini yerine getirebildiğin eksik bir hayatı yaşamaktır.

Trajedi

Yayınlandı: 05 Kasım 2018 / ARDA İŞ: Yazılarım

Uzun zamandır kendime dürüst değilim ve uzun zamandır bugüne kadar yaptıklarım, yaratmaya çalıştığım dünya ve gerçekte olanlar arasında gidip geliyorum… Tüm düşüncelerim dağınık, bozuk. Dikkatim hiç olmadığı kadar düşük. Kendimi bu hezeyandan nasıl kurtaracağımı düşünürken bile, daha ne kadar dibe gidebilirim saplantısı beni kendi trajedime bir adım daha yaklaştırıyor. İnsanın bu kadar garip bir varlık olmasının sebebi budur belki ; dünya üzerindeki tüm çarpıklıklara, açlığa, savaşa ve vahşete rağmen bir türlü iş birliğini beceremez ve dünyadaki tüm kötü olayların kendisini bulduğunu sanır. Böylece kişi en nihayetinde kendi kurguladığı olaylar çemberinde ve algısında hapsolur kalır. Tüm barış çağrılarına, tüm kardeşlik türkülerine inat kendi dünyasını o kadar içselleştirir ki, kendi trajedisi de kaçınılmaz olur. Bazen bir gün uyanıp bugün neyi farklı yapabilirim derken, aynı günün akşamı kendini yine kendi dertlerinde boğmaya devam eder… İnsanlığın asıl çıkmazı da budur zaten; bildiğini sandığı her şeyin aslında bir kurmaca olduğunu hiç bir zaman bilememesi… Bazılarımız bu kurmacayı fark eder fakat değiştirecek kadar güçlü değildir, bazılarımız bunu değiştirmek için savaşır ve kaybeder, ve bazılarımız zihnindeki o gizli farkındalığı kırar  – kendini bilme – sonunda hiç bir şey olmadığını, bunun bir savaş, bir kazan-kaybet oyunu olmadığını anlayarak hayattan zevk alır. İşte benim geldiğim yol ayrımı da böyle bir ayrım, ya farkındalığımı kazanıp,  bunu bir nefret oyunundan, kurmaca bir zihin oyunundan çıkartıp yoluma devam edeceğim, ya da kendi trajedim içinde yok olup gideceğim… Bunun basit olmadığını biliyorum, bazı kararları almak ne göründüğü kadar anlık, ne de bir o kadar cesurca bir adım. En nihayetinde cesaret bile korkunun yarattığı bir durumdur ve ayrı düşünülemez. Evet korkuyorum, gelecekten, kendimden, bir sonraki günden, kaybetmekten ve bu beni dehşete düşürüyor. Tüm gün aynı şeyleri kafamda çevirerek kendime yaptığım işkence ve kötülük seansları beni daha da küçültüyor. Kendimden nefret etmemek için ne yapabilirim bilmiyorum. Belki de  bazen her şeyi kaybetmek yeni bir başlangıç için iyi bir fırsattır kim bilir ?

Gelecekte ki Arden’e Not

Yayınlandı: 23 Eylül 2018 / ARDA İŞ: Yazılarım

Sevgili oğlum ;

henüz 1 yaşını yeni dolduracaksın ve seninle  geçirdiğim her an benim için büyük keyif. Ağzından çıkan her hece, her seferinde Arda deyişin benim için öyle büyük mutluluk ki, hayatımda hiç bir şeyi senin kadar sevmediğime eminim… Seninle geçen bu keyifli ve güzel zamanlar sen büyüyünce de devam edecek, başka bir şekilde tabii ki… Ama şunu her zaman hatırla, hayat gerçekten sevdiğin şeyleri yapıyorsan keyifli. Ben bunu başaramadım. Belki dışarıdan sana her şey güzel gözükecek ama içten içe her zaman bileceksin ki eğer keyif almıyorsan yaptığın şey sadece bir görevdir. Gel gör ki hayat böyle! Seni sevmediğin her şey için zorlarken, sevdiklerini zamanla birlik olup teker teker alır. Oğlum olman dışında sana hayatın boyunca arkadaş ve dost kalmak isterim, bu gerçekten önemli bence. Çocuklarıyla dost olamayan bir baba, sadece yukarıda dediğim görev kısmını yerine getirir ki bu da aslında hiç bir zaman bir aile olduğun anlamına gelmez. Aile olmak sadece biriyle evlenmek ve çocuk yapmak değildir. Bunu anlamadan kesinlikle bir aile kurma, bu seni sadece mutsuz yapar. Beni ve her şeyi sorgula, sorgulamadan karar alma. Bazen hayat seni anlık kararların eşiğine getirir ve der ki; çabuk ol. Evet hızlı karar almak önemli ama ne kadar hızlı olacağına ve doğruluğuna ancak sen karar verirsin. Bu yüzden benim gibi her şeye acele etme, bir üst jenerasyon bir öncekinin taklidi olmamalı… Benim yaptığım hataları da yapabilirsin, sonuçta insan doğası hataları ve hayatta kalma kodlarıyla birlikte işler ama senin amacın her zaman bu hataları daha iyi şekilde düzeltmek olmalı işte o zaman bir şekilde bayrağı ileri götürürsün. İnsanların ne düşündüğünü çok önemseme, bizim neslimizin en büyük hatası hayatlarını başkalarına göstermek için yaşayan insan yığınları oluşturması… Bu da seni sadece mutsuz edecektir. Mutluluğun tarifini sana para, şöhret, güç, ev, araba olarak sunacaklar ve seni okuduğun okullarla, oturduğun yerlerle yargılayıp sana etiketler yapıştıracaklar. Evet tüm bunları yapan çok büyük bir güruh var dışarıda. Bunlar seni bu şekilde seni sindirip, kişiliğini silmek isteyecekler… Önemli olan ise tüm bunlar çıktıktan sonra, çıplak olarak kaldığında kim olduğun… O zaman da kendine karşı dürüst müsün ? O zaman da kendini sevip, kendinle ve yaptıklarınla gurur duyuyor musun ? Eğer cevabın evetse doğru yoldasındır ve hiç bir zaman korkmana gerek yok… Şunu unutma benim için daima ağzında kocaman ekmeği geveleyen, altında bezinle kendi kendine heceler kurmaya çalışan bir bebek olarak kalacaksın, o yüzden şimdiden söylüyorum eğer seni büyüdüğünde hala o şekilde seviyorsam bana kızma, ama buna kızmamayı ancak benim babamın da bana dediği gibi bir gün baba olunca anlayacaksın…. Hayatın bir test olduğu doğru bir argüman değildir. Eğer hayatın bir test olsaydı bu testi alıp almamak kararı sana ait olurdu. O yüzden hayatı asla fazla ciddiye alma ama davranışlarında da abartıya kaçma, abartı seni küstah ve aptal yapar. Hayatın sana sunduğu tüm güzellikleri kullan; Güneşin bir denizin üzerinden doğuşundan  Ay ışığında mehtabı seyretmeye kadar her anı son anın gibi gör ve bunları özümse. Dediğim gibi önünde sonunda sana tüm kalacak olanlar sadece gördüklerin ve yaşadıkların olacaktır.

Daima seni sevecek baban…

Yok oluş

Yayınlandı: 20 Mayıs 2018 / ARDA İŞ: Yazılarım

Kapanan kapı eşiğinin ardından bakarken hayatımı neyin üzerine kurduğumu düşündüm…Hayatımı hangi yalanların, hangi kağıttan evlerin üzerine inşa etmiştim böyle ? Şimdi kendime bakarken tanıyamadığım kişi gerçekten ben miydim ? Ve her zaman doğru bildiğimi zanettiğim -en azından iyinin yanında olduğumu sandığım- her şey benim kendime yarattığım gerçeklikten ibaret miydi ? Ve kendi kendime söylediğim yalana yapışıp bunu sonuna kadar devam mı ettirmek istiyordum ? Cevabım her ne olursa olsun şu anki gerçekliği, mevcut durumu değiştiremezdi… İnsanı en fazla mahveden yarattığı veya içinde olduğu dramatik durum değildir, en kötüsü onun içine tıpkı bir bataklığa saplanmış gibi takılıp kalmasıdır. Çırpındıkça daha da kötü bir hal alır… Ben tüm bunları daha önce de yaşamıştım, belki farklı bir durumda ve koşulda… Ama her şeye rağmen ayakta kaldığım için kendimi başarılı sanmıştım. Bundan daha fena bir yanılgı olamaz sanırım. Çoğumuz için hayatta olmak bile hala bir şeylerin umududur. Umut etmek sadece insanı hayatta tutmaz, aynı yalanlara defalarca kendini inandırmayı da içerir.Tabii ki insan biyolojik olarak hayatta kalma iç güdüsüyle hareket eder, kaldı ki bu gayet normaldir. Fakat söz konusu bu her koşulda ki yalanın bilinçli bir şekilde farkında olma hali ise, hayatta olmak o derece ağır gelmeye başlar.

İşte böyle hissettiğim bir gün, kendimle gerçekten yüzleşmek istediğim bir gün, kendi kendime doğruyu itiraf etmek istediğim bir gün, şu sormamam gereken soruyu sordum : Beni burada tutan ne ? Yani bir insanı daimi bir şekilde düşünceleri yüzünden eleştiren, her zaman yetersiz gösteren, yaptıklarının asla birini memnun etmediğini defalarca kafasına vuran bu çöp öğütür gibi insan öğüten sistem içerisinde ne işim var ? Hem özel hayatında hem de iş hayatında her şeyi başkalarına kendini kanıtlamak için yaptığın, ve her allahın belası seferde senin yanlış olduğunu düşünen insanların arasında ne yapıyorsun ? İnsan hayatının bu kadar ucuz, böcekten farksız olduğu bir kurguda eğer birilerinin kıçını öperek, ve onları memnun ederek varlığını ispat ediyorsan kim bunun bir hayat olduğunu iddia edebilir ki ? İşte bunu ancak bu hayatı bu şekilde  şartsız koşulsuz kabul eden bir beyin mutlu mesut yaşar… Tercihler bizi her şekil şartında uçuruma itiyorsa, kaçmanın tek anlamı o girdaba daha da hızlı gitmekse, kendini öldürmek bile bir anlam ifade etmeyebilir. İntiharların bile bir şov aracı olarak kullanıldığı bir yaşam tarzında belki de en güzeli asla var olmamaktır. Böylece hiç farkında olmadığın, asla bilmediğin ve bilmeyeceğin bir devinimin parçası olmadan sadece hiçlik olurdu. Daha öncesini bilmediğin gibi sonrası da olmazdı. Her ne kadar sonrası zaten yok bile olsa bence , bir göz kırpması kadar kısa olan hayatında farkında olduğun tüm bu saçmalık seni hiç bulmazdı. İşin kötü tarafı bu varoluşu hiç seçmediğin gibi, milyarlarca olasılık arasından senin bu bilinçte olman bile durumu daha da aciz hale getiriyor. Hayatın boyunca zevk alacağın en fazla 3-5 anın tadını bile çıkaramadan, üstüne yüklenen her türlü saçmalığı kabul etmek bir yana, tüm dünyanın pisliği senin suçunmuş gibi davranan bir güruhun karşısında  masumiyetini ispatlamak için her gün bir başka suçtan yargılandığın halka açık mahkemelerde sanık olarak oturmak zorundasın. O güruh ki, hem savcı, hem yargıç hem de  cellatın ta kendisidir.

İşte böyle bir dünyanın ortasında, verdiğin savaş  varoluşsal değil bir yok oluş savaşıdır. Doğduğun için sana yüklenen pişmanlığın ötesinde, kendini yok etmek için her türlü yolu denemen istenir. O yüzden hayatta kalmak bir sanat değildir, nasıl yok olacağın ise bir sanat şaheseri olmalıdır…

Çember

Yayınlandı: 28 Ocak 2018 / ARDA İŞ: Yazılarım

Kendimden kaçıp kurtulmak istediğim zaman yazmaya sığınırım, ama bu aralar ne kadar az yapmışım bunu ! Duygularımı bırakmak, denize döker gibi tüm yüklerimden kurtulmak… Ama bir süredir her şeyi içimde yaşamayı tercih ediyorum. Kendimle ilgili sorduğum soruların hepsi cevapsız, anlamsız… Kendimi koymak istediğim yerler bana uzak, olduğum yer tüm hedeflerimden izole, başka bir dünya… Sanki Marsta yaşamak için doğmuşum da Dünya’ya bırakılmışım gibi hissediyorum. İnanç sistemim karmaşık. Kendime tayin ettiğim rollerin hiç birinde ben, ben değilim. Zamanın geri döndürülemez çizgisinde ben geriye gitmek istedikçe, suratıma çarpan kapılar gibi geçmiş kendini kapatıyor. Önüme bakıp yola devam etmekle, olduğum yerde kalıp zamanın kendi akışında yol almak arasında bocalıyorum. Terk edenler ne zaman kazanmış diye soruyorum kendime ? Ama konu kazanıp kazanamamakla mı ilgili sadece ? Eylemlerim beni sadece galip veya mağlup terazisine mi koymalılar ? Hayatta katlanılması en zor şeyin mecbur bırakıldıklarınız olduğunu anlayınca, kazanma ve kaybetme oyunu da anlamını yitiriyor. Hayatın her alanındaki rekabet, gündelik insanı yoruyor, tüketiyor. Kendi arzularından çok yaşadığı toplumu ve topluluğu tatmin ettikçe, bireysel anlam da yok oluyor. Hayatın en güzel armağını, insan olmanın en yüksek mertebesi olan bilinçli olma durumu, mekanikleşen eylemlerle bir yetenekten çok işkence halini alıyor. Gelişen teknolojinin artırmış gibi gözüktüğü yaratıcılık aslında kodların arasına saklanmış bir ilüzyondan farksız hale geliyor ve duygudan yoksun, gerçeklikten koparılmış bir başka benlik ve kişilikler dizisi yaratıyor. Bu kişilikler, gerçek kişi ve deneyimlerin öylesine önüne geçiyor ki bazen hangisi gerçek hangisi sanal karar vermek zorlaşıyor. Her çağın kendine has handikapları, toplumsal bozulmaları ve çöküntüleri var. Ancak hiç bir çağ, bu denli hissizleştirilmiş bir çağ olarak hatırlanmayacak çünkü toplumsal duyarsızlığın en alt kademesi olarak gelecekte gerçek deneyimler artık ya var olmayacak, ya da insan olmanın gerekliliklerini tekrar hatırlayacağımız bir an gelecek ve bu çağ bir hatalar silsilesi olarak kalacak. Ne şekilde olursa olsun, evrensel zorunlulukların, küresel zorbalığın ve yıkımın başlangıcı olarak bilineceği kesin. Ama daha vahimi, bu küresel çapta işlenen suçun, yani bilinci yok etmenin, duyarsızlaşan toplum tarafından bir lütufmuş gibi algılanması. Düşüncelerini herkesle paylaştıklarını sanarken, aslında oluşturdukları komfor alanından çıkamayan bu duyarsız topluluklar, körler sağırları ağırlar kalıbından dışarı çıkamadan, kendilerini kandırmanın keyfini sürüyorlar. Hepimiz sürüyoruz… Hayatımızda ölen bir insanı gerçekten belki 1-2 kez deneyimleyen bizler, küçük ekranlı telefonlarımızdan, orduların radarlarından böcek gibi öldürülen binlerce  insanı hayretle izleyip paylaşıyoruz. Ve üzüldüğümüzü iddia ediyoruz… Ve kahvemizi yudumlarken sistemden dem vurup, kendin çal kendin oyna ikiyüzlülüğü ile bunları paylaşıp beğeni sayımıza göre kendimizi toplumda sınıflandırıp bir yere koymaya çalışıyoruz. Gece uyumadan önce ise bir sonraki sabah aynı çemberin içerisinde dönen hamster misali, varacağımız bir nokta olmadan dönmeye devam edeceğimiz sıkışık hayatlarımıza alarmları kuruyoruz…

La Corniche

Yayınlandı: 12 Aralık 2017 / ARDA İŞ: Yazılarım

Özgürlük Meydan’ından (La Place d’Indépendance) yukarıya doğru yürürken, hayat kadınlarının para için yalvaran ama hayata karşı  umarsız ve boş bakışlarını görmezden gelmeye çalışıyordum… Calypso adlı gece kulübünün önü çöp yığınlarıyla dolmuş, bir sonraki gece için temizlenip boşaltılmayı bekliyordu. Bu arada önümdeki Uzak Doğulu turist grubunun arasına karışıp, yürürken pat diye yolumu kesen satıcı, dilenci ve bilumum başka serserinin önüne geçmeye çalışıyordum. Afrika’da yolda yalnız yürüyorsanız asla yalnız değilsinizdir ve bu paradoks yüzünden bir kilometrelik bir yol size bin kilometre gibi gelir…

Başkanlık Sarayının (Le Palais Présidentiel) önünde kırmızı kıyafetiyle Londra’daki klasik kraliyet muhafızlarını andıran saray koruması mum gibi dikiliyordu. Her beş metrede bir  konuşlanmış diğer askeri kıyafetli korumalar ise sarayın  çevresinden kimsenin geçmesine izin vermiyordu. Bu saray yaklaşık bir kaç hektarlık arazinin üzerine kurulmuş, Dakar’ın merkezinde devasa modern bir binaydı, ve başka hiçbir bina bu kadar görkemli değildi, ve her sömürülen ülke gibi burda da en ihtişamlı bina başkanlık sarayıydı…

Kaldığım otele  200-300 metre kala, Dakar’ın yerlisi, ve kendi deyimiyle her işi yapan Idrissa yolumu kesti, onu geldiğimden beri her otel çıkışı ve girişi yolumu keserken buluyordum, bana karşı bir zaafı olduğunu düşünmemekle birlikte, her seferinde daha  içten bir merhaba diyerek eğer istersem beni her yere götürebileceğini ve karşılığında para almayacağını söylüyordu. Bence hiç bir teklif karşılıksız olmaz; bende  yüzüne içten bir şekilde gülerek gerek olmadığını söyledim…

Buradaki insanlar gerçekten her işle uğraşabilirler, onlar için iş kavramı belirli bir meslekte uzmanlaşmaktan çok, bizim kültürümüzde de olan ve belirli bir eğitim almamış kesimin ne iş olsa yaparım mantığı ile  işler. O yüzden Afrika’da iyi iş yapmak, sadece bir ürünü satmak ile değil, her şeyi yapabilme yeteneğiyle ölçülür.

Atlantik Okyanus’unun, Dakar’a özgü küf ve yer yer kanalizasyon kokusuyla karışmış havasını  içime çekerken, aklımdan geçen tek şey eve dönmekti… Buna rağmen anın tadını çıkarmak gerektiğini düşündüm ve önümdeki uçsuz bucaksız maviliğe ufuk noktasında bir göz attım… La Corniche  denen yani daha çok bizdeki sahil kesimini andıran yere gelmiştim artık… Yanımdan koşarak, yürüyerek, arabayla veya motorlarıyla geçen beyaz, siyah, kahverengi ve bronzlaşmış tenli insanları görmezden gelerek sahil boyunca yürümeye devam ettim… Bu yol tüm Dakar boyunca uzanan ve sonu gelmeyen bir yoldu… Bu sonsuz insan şatafatı arasında her an her şeyle karşılaşmaya hazırlıklı olmalıydı.

Okyanusun diğer kıyısına bakarken, karşımda ilk olarak Portekizlilerin keşfettiği ve daha sonra Fransızların köle ticareti için üs olarak kullandıkları Gorée Adasını gördüm ( Ile de Gorée). Gördüğüm şeyin bir ada olduğunu biliyordum ama adanın özelliği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Geçmişini bilmeyenler için tüm yerler birbirine aynı gözükür ancak yaşanmışlıklar ve tarih bunlara anlam katarlar.Bende bu adanın yaşanmışlığını bilmek istiyordum…

Aynı günün akşamı Idrissa yine yolumu çevirdi, ona bu kez bana bir iyilik yapıp beni adaya götürüp götürmeyeceğini sordum. Tabii ki belli bir ücret karşılığı bana rehberlik edebileceğini söyledi, hiç şaşırmamıştım. Ancak buranın yerlisi olması sebebiyle adayı ondan daha iyi bilen birini bulamazdım, en azından bu çevrede…Yolculuğumuza ertesi sabah adayı görmek isteyen başka bir Fransız turistin katılımıyla başladık. Bu bana hem ironik hem de trajik gelmişti. Buradaki insanları yaklaşık 200 yıl boyunca sömüren, işkence eden ve köleleştirip satan Fransızlar, yaptıkları insanlık ayıbını turist olarak görmeye gidiyorlardı. Ona rehberlik edende bu kölelerin torunlarından biriydi. Adaya bir feribot vasıtasıyla geçiş sağlanıyor, eski ama bu büyük feribotlar insana  bir köle tacirinin gemisinde sıkış tıkış yolculuk ettiğiniz izlenimini veriyor. Bu açıdan turistlerin yaşadığı tecrübe belki de daha adaya giderken başlıyor…

Adaya indiğimizde bizi Idrissa’nın bir başka akrabası ve orada rehberlik eden kuzeni karşıladı. Daha feribot yanaşırken kıyıdaki suda, feribotla iskelenin ayırdığı tahtaların hemen dibinde yüzen çocuklar turistlerin onlara atacağı bozuk paraları sudan çıkarmak için yarış ediyorlar… Bu görüntünün başta komik olduğunu düşünmüştüm… Ama aslında adanın doğasını yansıtan bir kareydi. Ada artık her ne kadar turistler için inşa edilmiş hediyelik eşya dükkanları, eski püskü kafeleri ve plajları barındırsada içine ilerledikçe sizi çeken bir kasveti vardı. Gemi şeklinde inşa edilmiş ve yaklaşık 500 metre uzunluğunda sıra giden binaların görüntüsü beni bu yerin dokusu konusunda daha da fazla heyecanlandırdı.

Adanın tam orta noktasında bulunan köle zindanları taştan yapılmış devasa bir binaydı, ve adanın geri kalanı bu zindanların etrafına kurulmuştu.Dar bir tünel şeklinde inşa edilmiş ana kapısından geçtikten sonra kendinizi yüksek merdivenlerin zindanın üst katına açılan avlusunda buluyordunuz. Bulunduğunuz zemin kat ise köleleri tutmak için yapılmış zindanları barındırıyor. Her zindanın üzerinde kimlere ayrıldığı veya ne amaçla kullanıldığı tabelalarla belirtilmiş. Kadınlar, çocuklar, erkekler, cezalandırılıp daracık sadece bir insanın girebileceği karanlık odalar… Bir vahşetin üzerine ayak bastığınızı ancak içeride kanlı ve pas tutmuş ayak ve boyun zincilerinden anlıyorsunuz… 20 metrekarelik zindanların  içinde 70-80 kişinin kaldığı söyleniyor, ve günde sadece bir kez tuvalet izni varmış. Burada toplamda 200 yıl boyunca 20 milyona yakın köle tutulmuş, 4-5 milyonu çeşitli sebeplerden ya zindanlarda ya da gemilerde ölmüş… Tabii ki bu tarihçilerin tahmini… Köleler gemilere bindirilirken huni şeklinde girişi geniş, çıkışı ise ancak 1 kişinin sığabileceği uzun bir tünelden yapılıyormuş, bunun amacı ise olası bir isyanı önlemek… İşte bu barbarlığın yaşandığı adada, tüm bunlar gözümün önüne serilirken Fransız turistin okyanusa karşı verdiği pozlar, ve kendi medeniyetinden dem vurması bana anlaşılmaz gelen bu vurdumduymazlığın bir uzantısı gibi geldi.

Akşam karaya geri dönerken, feribottan izlediğim Gorée adasındaki güneşin batışı bana en derindeki acıların, hayatların, zalimliklerin, güzelliklerin ve dünya üzerindeki her şeyin zamanın geri döndürülemez akışında eriyip gittiğini bir kez daha hatırlattı…

Değişmez Gerçeklik

Yayınlandı: 23 Eylül 2017 / ARDA İŞ: Yazılarım

Ölümün ne zaman geleceğini bilemezsiniz… Soğuk bir kış gecesi veya ılık bir ilk bahar sabahı… Her an, her yerde, her şekilde, zamansız, kifayetsiz ve muhtemelen umarsızca sizi bulur. Bu yadsınamaz gerçeklik her ne kadar insana ait, doğaya ait bir kanun olursa olsun, ölüm bize hiç yakın değilmiş gibi rol yapmaya devam ederiz. Kimileri için bu davranış biçimi evrimin bir tür hayatta kalma uzantısıdır. Öyle ya hayatta kalabilmek için hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak gerekir. İnsan uygarlığının geldiği son nokta bizi atalarımızın davranış biçiminden ayırsa bile, bu ilkel tarafımız – yani hayatta kalma iç güdüsü- devam eder. Buradaki sorunsal belki de ölümün gerçekliğinden çok, bizim artık hayatta kalmak için pek bir şey yapmaya ihtiyacımız olmamasıdır. Dünün avcı -toplayıcıları hayatta belki 30 en fazla 40 sene dayanabiliyorken, bizler bunun 2-3 katı fazla yaşayarak hiç ölmeyeceğimizi sanıyoruz. Tıbbın en üst noktasına henüz varamamışken bile, dünün milyonlarını öldüren hastalıkları bugün sivrisinek ısırıklarından farksız. Bu bile bizim fareler kadar hızlı ve fazla ürememize bir sebep. Fakat bunun yanında kısıtlı kaynaklar yüzünden diyerek bize dayatılan  açlık sorunu, aslında  herkese yeteceği çok açık olan gıda üretimi ile çelişiyor. Ve tabi ki fazla nüfus bu açlığa gerekçe gösteriliyor. Nükleer silah tehdidi, enerji ve gıda kıtlığı (hatta yakın zamanda su kaynakları kıtlığı)  söylevleri altında çaresiz, korkak ve modern köleler yaratılıyor. Buna da sistem deniyor. Hayat döngüsü deniyor. Kimi de kader diyor. Uluslar ve etnik sınıflar yaratılarak ırkçılık en üst düzeyde provoke edilirken, aslında kendi içinde sınıfsız olan elitler ( tek sınıfları paralarının banka hesaplarındaki oranı) korku içinde gezen bu zavallılar için yardım yaptıkları, hayır kurumları kurdukları ve istihdam yarattıkları illüzyonunu pazarlayarak servetlerine servet katmaya devam ediyorlar. Tüm bunların farkında olan bir grup akademik ve bilimsel topluluk , eli kolu bağlı ne yaparızdan çok, nasıl bu zengin sınıfa dahil olabilirim ile anarşist ve terörist duygular arasında bocalayarak bu sınıfın ekmeğine yağ sürmeye devam ediyor. Bir başka futurist ve dahiler grubu ise çözümün başka gezegenlerde koloni kurmakta olduğunu söyleyip  insanlığa yardım adı altında aynı sınıfa mensup insanların çıkarlarına hizmet etmeye devam ediyorlar ve onlarda hayal satarak bu sistemin çarklarını döndürüyorlar. Kapitalizmin ve meritokrasinin adil bir piyasa sistemi olduğunu düşünenler, kendi adaletlerini yarattıklarının farkında değiller elbette. Bunun yanı sıra demokrasinin en güvenli yönetim aracı olduğunu düşünenler, yine kendi kitleleri arasında seçim yaptıkları için bunun ne kadar adaletsiz olduğunu göremiyorlar. Ya da ben aksini düşünüp, her şeyin bir tezgah olduğunu anlamayacak kadar safım. Ne şekilde olursa olsun, insanlık amacını bulmakta güçlük çekiyor, maddesel kaygılarla çürüyor ve milyarlar aynı kısır döngünün içerisinde ebedi uykularına yatmayı bekliyorlar. Birisi çıkıp şunu iddia edebilir elbet:  Tüm bu ilerleme, gelişme ve evrimsel atak nasıl olur da biz insanları daha iyiye götüremez ?  Koşullar göz önüne alındığında çok yerinde olan bu iddianın cevabı, dünyanın her hangi bir yerinde hiç savaşın yaşanmadığı yılları hesaplanarak  cevaplanabilir : Sıfır. Keza soykırımlar, toprak hırsları, olmayan sınırların devamlı değişmesi ve güce olan insan zafiyeti, devamlı devinen ve değişmeyen bir gerçeklik olarak tarihin bilinen her döneminde var olmuştur. İnsanlık kendi genetik kodlarına işlenmiş bu gerçekliği kabul edip düzeltmedikçe, ilerlememiz ve gelişmemiz, dünyanın evrendeki yeri ile aynı oranda kalacaktır…

Baba olmak neden zordur ?

Yayınlandı: 22 Haziran 2017 / ARDA İŞ: Yazılarım

“Tüm kadınlar sonunda annelerine benzerler. Bu onların dramıdır. Erkekler için böyle bir durum asla söz konusu olamaz. Bu da onların dramıdır.” Oscar Wilde

Oscar Wilde bu sözle baba-oğul ilişkisinin en derininde yatan çatışmaya, yani “asla onun gibi olmayacağım” yönüne gönderme yapmış olmalı. Baba olmak, özellikle erkek babası olmak bu açıdan zor, çünkü dengeyi bulmak, otoriteyi sarsmadan kendi öz çocuğunu yönlendirmek her açıdan çetrefilli. Ben de özellikle erkek dominant bir ailenin çocuğu olduğum için kendimden biliyorum bunu. Ama birkaç ay içinde erkek babası olacağım için daha da yoğun hissettiğim şeyler var: Mesela babama zamanında devamlı kızgın olduğum ama nedenini bilmediğim bir dönem, ya da onun söylediklerinin tam tersini yapmak için elimden geleni ardına koymadığım zamanlar. Ama bunların hepsinin ne kadar boş ve anlamsız anladığım bir olgunluk dönemi geliyor sonrasında. Keşke her konuda akıl alabileceğim dediğiniz bir dönem. Çocukluk ve gençlik dönemi bir baba-oğul ilişkisi açısından çoğunlukla o inişlerin çıkışların, deneme yanılmaların bir toplamı bence. Erkek-kadın ayrımcılığı yapmamakla birlikte, erkek erkeğe ilişkilerin her zaman daha mesafeli, daha hiyerarşik ve daha isyankar bir yönü olması, bunun ancak anatomik durum ve beyin yapısı ile açıklanabileceğidir sanırım. Bir baba çocuğu için ne ister sorusu, gerçekten çocuklarını seven ve koruyan bir adam için anlamsız ve cevabı değişmez bir sorudur. Bir baba ne olursa olsun kendi çocuğunun iyiliğini gözetir. Ancak her fikir gibi bu da kimin için neyin iyi olduğuna bir başkası karar verebilir mi ikilemini ortaya çıkarır. Kızlar açısından bu ikilem daha farklı çözülür, alıştırma ve kabullendirme gibi taktiklerle baba bir şekilde duruma adapte edilir. Ama erkekler açısından bu durum her zaman  bir güç ve kişilik savaşı olarak ortaya çıkar.

Babalar nasıl olmalıdır o halde ? Ya da baba olmanın doğru bir haritası var mıdır ? Bence yoktur. Baba olmak, anne olmak kadar içgüdüsel ve doğal bir davranış biçimidir. Bu yüzden kimin nasıl bir baba olması gerektiği yönünde belki belli ahlaki ve davranışsal kalıplar çizilebilir ancak temelde bu sadece yaşayarak öğrenilecek bir şeydir. Kaldı ki eğer böyle olmasıydı hiç birimiz babamızı aynı anda hem bu kadar sevip hem de bu farklılıklardan muzdarip olmazdık.Bu açıdan baba figürü, devamlı arkamızda bir gölge gibi bizi izleyen, koruyan ve bir arada tutan bir figür olmakla birlikte en nihayetinde bir insandır. Baba figürünü putlaştırmak ne kadar uç bir görüş ise  tam zıttı da bir o kadar yanlıştır. Baba bir rol modeldir, örnek alacağınız kişi, onun hatalarından ders alacağınız bir rehberdir. Tabi bu ancak kendi yolunu bulmak ve çizmek isteyenler için böyledir…

Öncelikle sevgili Babam’ın ve diğer tüm babaların, babalar gününü kutlar, aramızda olmayanları saygıyla ve özlemle anıyorum.

MALİ NOTLARI

Yayınlandı: 19 Mart 2017 / ARDA İŞ: Yazılarım

Afrika yazılarıma devam etmem için notlarımı ve görselleri toparlamam gerekti, bir kültürü tamamiyle anlatabilmek için onun tüm örf adet ve ritüellerine hakim olmak gerekiyor, ancak bunu kısa süren seyahatlerde yapabilmek mümkün değil. Afrika kıtası insanlığın başladığı yer olarak bilinir. Bilim adamlarına göre yaklaşık 23  milyon yıl önce insanların atası denebilecek Homonidea türü Doğu Afrika’da yaşıyordu. ( https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nsan%C4%B1n_evrimi#cite_note-25 ). Yani Afrika kıtası sadece ticari ve yer altı kaynakları açısından önem arz etmekten öte uygar insanın ilk adımlarını attığı yer olarak da büyük önem taşır. Böylesine önemli bir coğrafyanın, bugün açlık,savaş, darbe, kıyım ve geri kalmışlık ile hatırlanması kendi içerisinde ayrı bir ironidir.

Benim içinse Afrika Kıtası küçüklüğümden beri maceranın, değişik hayvan türlerinin, tropikal ağaçların ve sıcağın sembolü idi. Her ne kadar şartlar beni bu kıtanın içine atmış bile olsa burasını tanımaktan ve görmekten her zaman büyük bir zevk aldım. Seyahatimin üçlü ülkeler pazar araştırması ayağında (Moritanya-Mali-Fildişi ) 2. durağım Mali idi. Bundan önce Kuzey Afrika’da Fas,Tunus, Cezayir, Doğuda Tanzanya, Kenya, Angola, Nijerya, Sudan, Gana, Senegal ve Güney Afrika’ya seyahat etmiştim. Bu seyahatlerime de değineceğim. Gelecek hafta da Rwanda ve Uganda seyahatimle birlikte toplam 15 ülkeyi gezmiş olacağım. Ancak daha keşfedilecek onlarca ülke ve yer var…

Mali’nin başkenti Bamako için tam bir Afrika şehri diyebiliriz. Her şeyiyle Afrika kültürünü ve doğasını yansıtıyor. Mali, Batı Afrika Birliğinin bir parçası olarak eski bir Fransız sömürgesi olarak karşımıza çıkar ve resmi dil Fransızcadır. Diğer üye ülkeler;

 Benin
 Burkina Faso
 Fildişi Sahili
 Gambiya
 Gana
 Gine
 Gine-Bissau
 Liberya
 Mali
 Nijer (yeniden [1])
 Nijerya
 Senegal
 Sierra Leone
 Togo
 Yeşil Burun Adaları

Ancak Mali’ye eski bir sömürge Cumhuriyeti demek ona haksızlık olur. Bu 14 milyonluk Müslüman ülke 1200 yıllarda kurulmuş eski bir sultanlık ve Türklerle  ilişkileri Memluk Devletine kadar uzanıyor. Bu açıdan bakıldığında Mali ile çok eskiye dayanan bir irtibatımız var. Ancak zamanla unutulmuş Türk-Afrika ilişkileri, kıtanın yeniden önem kazanmasıyla başka bir devreye girdi. Mali’de geçerli paramı birimi Frank (CFA Communauté Financière Africaine (“Afrika Finansal Topluluğu”) ). Birliğin üyelerinin kullandığı ortak para birimidir. Mali bir anlamda bu Birlik ile hareket eden bir ekonomiye sahiptir. Bamako şehir olarak henüz tam anlamıyla oturmuş değil ve keşmekeş halinde olan bir trafik var. Ancak tüm bu keşmekeşe rağmen yükselen binalar, hareketli sosyal yaşam, bu şehrin önemli bir ticaret merkezi olacağının işareti. Şehri ikiye ayıran nehir , ufak köprülerle birleştirilmiş. Bu yüzden oluşan ufak çaplı bir Boğaziçi trafiği ile karşılaştırabilir. Bamako değişik taraflarından biri de burada ciddi bir turist çeşitliliği görünebilir. Senegal’in Dakar’ı için kullanılan Avrupai tabiri burası içi geçerli olmasa da yüksek turist popülasyonu size yapılan yatırımlar hakkında fikir veriyor. Dediğim gibi buraları eski sömürge toplumları olarak bilinse de artık o algıdan çıkmak isteyen hükümet ve iş çevreleri, bunu yapılan yerli yatırımlarla ve modernleşme ile göstermek istiyor. Afrika’nın en sevdiğim taraflarından biri, bu derece zulum ve sömürüye rağmen kendi kültürlerini koruyup, kendi dillerini kaybetmemiş olmamaları. Kendi aralarında Bambara denilen Doğu bölgesine özgü yerel dil kullanılıyor genellikle. Burada sınıf farkı zengin ve ya yoksul olmak yerine hangi kabileden geldiğinizle ilgili. En güçlü kabileler genelde en üst sınıf işlerde ve hükümette yer alıyor. Bu da iş yaparken bu insanlarla olan iletişiminize bağlı olarak iş hacminizi etkileyen bir durum. Bamako’da sosyal yaşam festivaller ve gece hayatıyla da hareketli. Gece dolaşmaya çıkarsanız yanınızada yerel birinin olmasında fayda var, çünkü her şeye rağmen güvenlik üst düzey değil. Buraları her zaman iç savaşlarla, darbelerle bir şekilde politik dengesizliğe sahip yerler. Bu açıdan kendinizi garantiye almak için tek başınıza dolaşmamanızı tavsiye ederim.

 

 

Yine birkaç görselle bu yazıyı tamamlıyorum, gelecek sefere Fildişi’nin Abidjan şehrinden izlenimlerimi aktaracağım.