‘ARDA İŞ: Yazılarım’ Kategorisi için Arşiv

Değişmez Gerçeklik

Yayınlandı: 23 Eylül 2017 / ARDA İŞ: Yazılarım

Ölümün ne zaman geleceğini bilemezsiniz… Soğuk bir kış gecesi veya ılık bir ilk bahar sabahı… Her an, her yerde, her şekilde, zamansız, kifayetsiz ve muhtemelen umarsızca sizi bulur. Bu yadsınamaz gerçeklik her ne kadar insana ait, doğaya ait bir kanun olursa olsun, ölüm bize hiç yakın değilmiş gibi rol yapmaya devam ederiz. Kimileri için bu davranış biçimi evrimin bir tür hayatta kalma uzantısıdır. Öyle ya hayatta kalabilmek için hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak gerekir. İnsan uygarlığının geldiği son nokta bizi atalarımızın davranış biçiminden ayırsa bile, bu ilkel tarafımız – yani hayatta kalma iç güdüsü- devam eder. Buradaki sorunsal belki de ölümün gerçekliğinden çok, bizim artık hayatta kalmak için pek bir şey yapmaya ihtiyacımız olmamasıdır. Dünün avcı -toplayıcıları hayatta belki 30 en fazla 40 sene dayanabiliyorken, bizler bunun 2-3 katı fazla yaşayarak hiç ölmeyeceğimizi sanıyoruz. Tıbbın en üst noktasına henüz varamamışken bile, dünün milyonlarını öldüren hastalıkları bugün sivrisinek ısırıklarından farksız. Bu bile bizim fareler kadar hızlı ve fazla ürememize bir sebep. Fakat bunun yanında kısıtlı kaynaklar yüzünden diyerek bize dayatılan  açlık sorunu, aslında  herkese yeteceği çok açık olan gıda üretimi ile çelişiyor. Ve tabi ki fazla nüfus bu açlığa gerekçe gösteriliyor. Nükleer silah tehdidi, enerji ve gıda kıtlığı (hatta yakın zamanda su kaynakları kıtlığı)  söylevleri altında çaresiz, korkak ve modern köleler yaratılıyor. Buna da sistem deniyor. Hayat döngüsü deniyor. Kimi de kader diyor. Uluslar ve etnik sınıflar yaratılarak ırkçılık en üst düzeyde provoke edilirken, aslında kendi içinde sınıfsız olan elitler ( tek sınıfları paralarının banka hesaplarındaki oranı) korku içinde gezen bu zavallılar için yardım yaptıkları, hayır kurumları kurdukları ve istihdam yarattıkları illüzyonunu pazarlayarak servetlerine servet katmaya devam ediyorlar. Tüm bunların farkında olan bir grup akademik ve bilimsel topluluk , eli kolu bağlı ne yaparızdan çok, nasıl bu zengin sınıfa dahil olabilirim ile anarşist ve terörist duygular arasında bocalayarak bu sınıfın ekmeğine yağ sürmeye devam ediyor. Bir başka futurist ve dahiler grubu ise çözümün başka gezegenlerde koloni kurmakta olduğunu söyleyip  insanlığa yardım adı altında aynı sınıfa mensup insanların çıkarlarına hizmet etmeye devam ediyorlar ve onlarda hayal satarak bu sistemin çarklarını döndürüyorlar. Kapitalizmin ve meritokrasinin adil bir piyasa sistemi olduğunu düşünenler, kendi adaletlerini yarattıklarının farkında değiller elbette. Bunun yanı sıra demokrasinin en güvenli yönetim aracı olduğunu düşünenler, yine kendi kitleleri arasında seçim yaptıkları için bunun ne kadar adaletsiz olduğunu göremiyorlar. Ya da ben aksini düşünüp, her şeyin bir tezgah olduğunu anlamayacak kadar safım. Ne şekilde olursa olsun, insanlık amacını bulmakta güçlük çekiyor, maddesel kaygılarla çürüyor ve milyarlar aynı kısır döngünün içerisinde ebedi uykularına yatmayı bekliyorlar. Birisi çıkıp şunu iddia edebilir elbet:  Tüm bu ilerleme, gelişme ve evrimsel atak nasıl olur da biz insanları daha iyiye götüremez ?  Koşullar göz önüne alındığında çok yerinde olan bu iddianın cevabı, dünyanın her hangi bir yerinde hiç savaşın yaşanmadığı yılları hesaplanarak  cevaplanabilir : Sıfır. Keza soykırımlar, toprak hırsları, olmayan sınırların devamlı değişmesi ve güce olan insan zafiyeti, devamlı devinen ve değişmeyen bir gerçeklik olarak tarihin bilinen her döneminde var olmuştur. İnsanlık kendi genetik kodlarına işlenmiş bu gerçekliği kabul edip düzeltmedikçe, ilerlememiz ve gelişmemiz, dünyanın evrendeki yeri ile aynı oranda kalacaktır…

Baba olmak neden zordur ?

Yayınlandı: 22 Haziran 2017 / ARDA İŞ: Yazılarım

“Tüm kadınlar sonunda annelerine benzerler. Bu onların dramıdır. Erkekler için böyle bir durum asla söz konusu olamaz. Bu da onların dramıdır.” Oscar Wilde

Oscar Wilde bu sözle baba-oğul ilişkisinin en derininde yatan çatışmaya, yani “asla onun gibi olmayacağım” yönüne gönderme yapmış olmalı. Baba olmak, özellikle erkek babası olmak bu açıdan zor, çünkü dengeyi bulmak, otoriteyi sarsmadan kendi öz çocuğunu yönlendirmek her açıdan çetrefilli. Ben de özellikle erkek dominant bir ailenin çocuğu olduğum için kendimden biliyorum bunu. Ama birkaç ay içinde erkek babası olacağım için daha da yoğun hissettiğim şeyler var: Mesela babama zamanında devamlı kızgın olduğum ama nedenini bilmediğim bir dönem, ya da onun söylediklerinin tam tersini yapmak için elimden geleni ardına koymadığım zamanlar. Ama bunların hepsinin ne kadar boş ve anlamsız anladığım bir olgunluk dönemi geliyor sonrasında. Keşke her konuda akıl alabileceğim dediğiniz bir dönem. Çocukluk ve gençlik dönemi bir baba-oğul ilişkisi açısından çoğunlukla o inişlerin çıkışların, deneme yanılmaların bir toplamı bence. Erkek-kadın ayrımcılığı yapmamakla birlikte, erkek erkeğe ilişkilerin her zaman daha mesafeli, daha hiyerarşik ve daha isyankar bir yönü olması, bunun ancak anatomik durum ve beyin yapısı ile açıklanabileceğidir sanırım. Bir baba çocuğu için ne ister sorusu, gerçekten çocuklarını seven ve koruyan bir adam için anlamsız ve cevabı değişmez bir sorudur. Bir baba ne olursa olsun kendi çocuğunun iyiliğini gözetir. Ancak her fikir gibi bu da kimin için neyin iyi olduğuna bir başkası karar verebilir mi ikilemini ortaya çıkarır. Kızlar açısından bu ikilem daha farklı çözülür, alıştırma ve kabullendirme gibi taktiklerle baba bir şekilde duruma adapte edilir. Ama erkekler açısından bu durum her zaman  bir güç ve kişilik savaşı olarak ortaya çıkar.

Babalar nasıl olmalıdır o halde ? Ya da baba olmanın doğru bir haritası var mıdır ? Bence yoktur. Baba olmak, anne olmak kadar içgüdüsel ve doğal bir davranış biçimidir. Bu yüzden kimin nasıl bir baba olması gerektiği yönünde belki belli ahlaki ve davranışsal kalıplar çizilebilir ancak temelde bu sadece yaşayarak öğrenilecek bir şeydir. Kaldı ki eğer böyle olmasıydı hiç birimiz babamızı aynı anda hem bu kadar sevip hem de bu farklılıklardan muzdarip olmazdık.Bu açıdan baba figürü, devamlı arkamızda bir gölge gibi bizi izleyen, koruyan ve bir arada tutan bir figür olmakla birlikte en nihayetinde bir insandır. Baba figürünü putlaştırmak ne kadar uç bir görüş ise  tam zıttı da bir o kadar yanlıştır. Baba bir rol modeldir, örnek alacağınız kişi, onun hatalarından ders alacağınız bir rehberdir. Tabi bu ancak kendi yolunu bulmak ve çizmek isteyenler için böyledir…

Öncelikle sevgili Babam’ın ve diğer tüm babaların, babalar gününü kutlar, aramızda olmayanları saygıyla ve özlemle anıyorum.

MALİ NOTLARI

Yayınlandı: 19 Mart 2017 / ARDA İŞ: Yazılarım

Afrika yazılarıma devam etmem için notlarımı ve görselleri toparlamam gerekti, bir kültürü tamamiyle anlatabilmek için onun tüm örf adet ve ritüellerine hakim olmak gerekiyor, ancak bunu kısa süren seyahatlerde yapabilmek mümkün değil. Afrika kıtası insanlığın başladığı yer olarak bilinir. Bilim adamlarına göre yaklaşık 23  milyon yıl önce insanların atası denebilecek Homonidea türü Doğu Afrika’da yaşıyordu. ( https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nsan%C4%B1n_evrimi#cite_note-25 ). Yani Afrika kıtası sadece ticari ve yer altı kaynakları açısından önem arz etmekten öte uygar insanın ilk adımlarını attığı yer olarak da büyük önem taşır. Böylesine önemli bir coğrafyanın, bugün açlık,savaş, darbe, kıyım ve geri kalmışlık ile hatırlanması kendi içerisinde ayrı bir ironidir.

Benim içinse Afrika Kıtası küçüklüğümden beri maceranın, değişik hayvan türlerinin, tropikal ağaçların ve sıcağın sembolü idi. Her ne kadar şartlar beni bu kıtanın içine atmış bile olsa burasını tanımaktan ve görmekten her zaman büyük bir zevk aldım. Seyahatimin üçlü ülkeler pazar araştırması ayağında (Moritanya-Mali-Fildişi ) 2. durağım Mali idi. Bundan önce Kuzey Afrika’da Fas,Tunus, Cezayir, Doğuda Tanzanya, Kenya, Angola, Nijerya, Sudan, Gana, Senegal ve Güney Afrika’ya seyahat etmiştim. Bu seyahatlerime de değineceğim. Gelecek hafta da Rwanda ve Uganda seyahatimle birlikte toplam 15 ülkeyi gezmiş olacağım. Ancak daha keşfedilecek onlarca ülke ve yer var…

Mali’nin başkenti Bamako için tam bir Afrika şehri diyebiliriz. Her şeyiyle Afrika kültürünü ve doğasını yansıtıyor. Mali, Batı Afrika Birliğinin bir parçası olarak eski bir Fransız sömürgesi olarak karşımıza çıkar ve resmi dil Fransızcadır. Diğer üye ülkeler;

 Benin
 Burkina Faso
 Fildişi Sahili
 Gambiya
 Gana
 Gine
 Gine-Bissau
 Liberya
 Mali
 Nijer (yeniden [1])
 Nijerya
 Senegal
 Sierra Leone
 Togo
 Yeşil Burun Adaları

Ancak Mali’ye eski bir sömürge Cumhuriyeti demek ona haksızlık olur. Bu 14 milyonluk Müslüman ülke 1200 yıllarda kurulmuş eski bir sultanlık ve Türklerle  ilişkileri Memluk Devletine kadar uzanıyor. Bu açıdan bakıldığında Mali ile çok eskiye dayanan bir irtibatımız var. Ancak zamanla unutulmuş Türk-Afrika ilişkileri, kıtanın yeniden önem kazanmasıyla başka bir devreye girdi. Mali’de geçerli paramı birimi Frank (CFA Communauté Financière Africaine (“Afrika Finansal Topluluğu”) ). Birliğin üyelerinin kullandığı ortak para birimidir. Mali bir anlamda bu Birlik ile hareket eden bir ekonomiye sahiptir. Bamako şehir olarak henüz tam anlamıyla oturmuş değil ve keşmekeş halinde olan bir trafik var. Ancak tüm bu keşmekeşe rağmen yükselen binalar, hareketli sosyal yaşam, bu şehrin önemli bir ticaret merkezi olacağının işareti. Şehri ikiye ayıran nehir , ufak köprülerle birleştirilmiş. Bu yüzden oluşan ufak çaplı bir Boğaziçi trafiği ile karşılaştırabilir. Bamako değişik taraflarından biri de burada ciddi bir turist çeşitliliği görünebilir. Senegal’in Dakar’ı için kullanılan Avrupai tabiri burası içi geçerli olmasa da yüksek turist popülasyonu size yapılan yatırımlar hakkında fikir veriyor. Dediğim gibi buraları eski sömürge toplumları olarak bilinse de artık o algıdan çıkmak isteyen hükümet ve iş çevreleri, bunu yapılan yerli yatırımlarla ve modernleşme ile göstermek istiyor. Afrika’nın en sevdiğim taraflarından biri, bu derece zulum ve sömürüye rağmen kendi kültürlerini koruyup, kendi dillerini kaybetmemiş olmamaları. Kendi aralarında Bambara denilen Doğu bölgesine özgü yerel dil kullanılıyor genellikle. Burada sınıf farkı zengin ve ya yoksul olmak yerine hangi kabileden geldiğinizle ilgili. En güçlü kabileler genelde en üst sınıf işlerde ve hükümette yer alıyor. Bu da iş yaparken bu insanlarla olan iletişiminize bağlı olarak iş hacminizi etkileyen bir durum. Bamako’da sosyal yaşam festivaller ve gece hayatıyla da hareketli. Gece dolaşmaya çıkarsanız yanınızada yerel birinin olmasında fayda var, çünkü her şeye rağmen güvenlik üst düzey değil. Buraları her zaman iç savaşlarla, darbelerle bir şekilde politik dengesizliğe sahip yerler. Bu açıdan kendinizi garantiye almak için tek başınıza dolaşmamanızı tavsiye ederim.

 

 

Yine birkaç görselle bu yazıyı tamamlıyorum, gelecek sefere Fildişi’nin Abidjan şehrinden izlenimlerimi aktaracağım.

 

 

 

 

Afrika Notları: Moritanya

Yayınlandı: 05 Aralık 2016 / ARDA İŞ: Yazılarım

mr-map-1

İşim gereği Afrika Kıtası’nın Sahra altı bölgesine düzenli olarak seyahatler düzenliyorum, iş toplantıları, piyasa araştırması derken haliyle gittiğim yerleri detaylı gezmek için çok fazla vakit kalmıyor, ancak kendi kendime bir seyahatname oluşturmak için kolları sıvadım, teknolojinin en büyük nimetlerinden biri de bu olsa gerek gezmek için gittiğiniz yerleri anında görüntüleyip, kaydedebilmeniz. Ancak  o bölge hakkında ne gibi izlenimler edindiğiniz  ve yorumlarda önemli bunları aktarırken. Bu hafta da senenin sonlarına doğru  yaptığım seyahatle başlamak istedim: Moritanya.  Moritanya, Kıtanın en batısında Senegal, Batı Sahra, Cezayir ve Mali ile sınırları olan, Kuzey Atlantik okyanusu kıyısında , 3.5 milyonluk bir nüfusa sahip Müslüman bir ülke. Kuzey Afrika’nın Berberi kabilelerinin göçüyle kurulmuş bir toprak. Bağımsızlığı 1960 senesinde almış. Eski Fransız sömürgesi, Resmi dilleri Arapça ve Fransızca fakat bunlarla beraber bir çok yerel dilde konuşulmakta. Bu ülkeye girerken dikkatinizi hemen  yeni yapılan havaalanı çekiyor. Nuakşot yani başkentin 20-30 km dışında, yatırım yapılmaya başlandığı belli olan yere,gümrük kapısında 100 € ücret  karşılığında vize alarak giriş yapabiliyorsunuz. Bu 3 aylık bir süreyi kapsıyor. Herhangi bir zorluk ve ya kötü muamele ile karşılaşmıyorsunuz. Öyle ki havaalanın dışında Türkiye’den geldiğimi öğrenen polis memurları eğer otelin servisi gelmeseydi beni otele kadar götürmeyi bile teklif ettiler. Hemen havaalanı çıkışında büyük bir cami gözüme çarptı, burada ibadet hayatın önemli bir bölümünü oluşturuyor. Ezanlar bizden farklı olarak makam olmadan okunmakla birlikte, yurtdışında olduğunuzu hissetmeyecek kadar buraya ait hissettiriyor kendinizi. Kaldığım otel başkentin en iyi otellerinden biriydi. Buna rağmen servis ve otelin sunduğu imkanlar kısıtlı demek yerinde olur. İnternet belirli yerlerde var, ve halka açık yerlerde bulmak çok zor. Genelde düz bir arazi üzerinde uzanan boş alanlar var,çöle geldiğinizi anlamanızı yetecek kadar düz.  Şehrin merkezi ise tam bir keşmekeş, trafik işaretleri ve ışıklar yok denecek kadar az. Arabaların çoğu çok eski, ve kullanışsız. Yine de fakir bir ülke için çok yoğun bir trafiğin olduğunu söyleyebilirim. Akşam 8-9’dan sonra açık yerler ya benziciler ya da bir kaç kahvehane tarzı yerden ibaret. Ticaret de şehrin belli bölgelerinde yoğunlaşmış ancak daha çok bizde ki salı pazarları gibi ve işporta satılan envai çeşit maldan oluşuyor. Üretim yerleri ve şirketlerin ofisleri de çok eski ve bakımsız binalar. Kat etmeleri gereken uzun bir yol olduğunu söylemek yanlış olmaz. Kullanılan para birimi Ougiya ve yaklaşık 1 dolar 356 Ougiya civarında. Havanın sıcaklığı insanları bol uzun elbiseler giymeye itiyor. Kadınların toplumdaki yeri ise şaşılacak derecede aktif. Herkesin işinde gücünde olduğu, kimsenin kimseye karışmadığı ve rahatlıkla gezebileceğiniz bir ortam var. Dışarıda evsizler de var, belgesellerde gördüğünüz yalın ayak fakir çocuklarda… Ancak bu insanlar barış içerisinde yaşamayı öğrenmiş. Bu açıdan bakıldığı zaman, bizim gibi yüksek potansiyelli bir ülkenin öğrenecek çok şeyi olduğunu düşünüyorum. Yönetimsel anlamda ise çok gelişmiş bir demokrasiye sahip değiller, resmi olarak  İslam Cumhuriyeti modelini kullanıyorlar. Bu bağlamda bazı kısıtlar olduğunu söylemek doğru olur.  Benim genel izlenimim ise yabancılara karşı oldukça misafirperver, ölçülü ve saygılı bu milletin gelişmeye oldukça açık olduğu. Moritanya’da ziyaret ettiğim Türk Büyükelçiliği’nin başkentte oldukça büyük ve modern bir binası var, yine buraya yakın Türk restoranları ve çoğunlukla Türk giyim mağazaları  mevcut. Özellikle bir Türk’ün sahip olduğu İstanbul otel , çoğunlukla Türk işadamları açısından uğrak mekan. İnşaat sektörü Dubaili ve Arap firmaları tarafından tekele alınmış. İnşaatı başlayan büyük oteller ve plazalar henüz yapım aşamasında olmasına rağmen değişimi şimdiden gözle görülür seviyede. Yollar ise oldukça bakımsız ve kötü, en iyi caddelerde bile yarı toprak yarı asfalt gidiyorsunuz. En önemli geçim kaynakları ve özellikle ihraç kalemi balıkçılık, ”Plage des Pecheurs” yani balıkçılar plajı en önemli limanları. Burada her türlü balık, tekne ve deniz motoru ticareti yapılıyor. Ama aklınıza çok gelişmiş bir pazar gelmesin, yine daha ilkel şartlarda yapılan ve her şeyin birbirine geçmiş olduğu bir alan. Bir tarafta balık tezgahları dururken diğer tarafta motor parçaları ve tekne tamiri yapılıyor.

Her şeye rağmen yatırım yapmak ve kültür gezisi için ideal bir yer olduğunu söyleyebilirim. Tüm bunların yanı sıra değişik ve egzotik bir yer görmek isteyenler için vizesiz ve sorun yaşamadan gidebilecekleri bir destinasyon. Yazımı burada ki gezimden birkaç fotoğrafla sizleri baş başa bırakarak noktalıyorum, iyi haftalar…

img_3331 img_3265 img_3129 img_3117 img_3065 img_3018 img_3059 img_2999İ

YENİ DÜNYA DÜZENİ VE TÜRKİYE

25 Kasım gecesi Tuzla Rumeliler Derneği Koro’sunun vermiş olduğu müthiş Türk Sanat Müziği konseri çıkışı Sayın Murat Çaltepe’nin ”Ne zaman yazacaksın?”sorusu beni uzun bir uykudan uyandırdı. Yoğun bir iş temposu ve seyahat takvimimden ötürü bir türlü vakit ayıramadığım yazılarıma sanırım artık devam etmeliyim dedim çünkü yazamadığım bu arada o kadar çok şey değişti ki, Türkiye ve Dünya’da dengeler o kadar yerinden oynadı ki bunları kendi beynimde de bir yerlere oturtmak için yazmam gerektiğini düşündüm…

Bu değişen dengeler aslına bakarsanız henüz yeni bir düzenin başlangıcı ve bitmekte olan bir dönemin sancılı bir sonu. Öncelikle Türkiye’de yaşanan darbe girişimi başta kamu, hukuk, iş, sağlık, politika, ordu ve hemen her alanda dengeleri altüst etti. Bu alanlarda yüzbinlerden oluşan bir çalışan grubunun açığa alınması ve bunların yaratmış olduğu boşluğun nasıl doldurulacağına dair ciddi endişeler var.  Tüm bu karmaşanın yanı sıra darbe girişimden sonra belli başlı grupların yakalanmasının ardından, dalga dalga gelen diğer açığa alınma ve gözaltılar da kimlerin gerçekten bu organizasyon ve alt uzantılarıyla iş birliği içinde çalıştığını belirlemek adına ciddi boşluklar olduğunu söylemekte yanlış olmaz. Mesela bu organizasyonun içerisinde sadece yurt evleri ve cemaat evleri olmadığı, bunların yanında binlerce kişiye istihdam sağlayan eğitim, sağlık ve iş alanında da yüzlerce şirket ve kuruluşun varlığı bilinen bir şey. Kapatılan yerlerde bu yapılanmadan haberi olmadan çalışan insanların da işlerinden olduğu ve bir anlamda damgalandığı, mağdur oldukları durumlarda ortaya çıkacaktır. Tüm bu karışıklık ve temizliğin uzun sürmesi ülke açısından ciddi kayıplara yol açması yadsınamaz bir gerçek. Türkiye’nin kendi içerisinde yaşadığı bu durum sokaktaki herkes için güvensizlik ve ciddi bir belirsizlik yaratıyor. Her yerde bir numaralı konu olarak karşımızda duruyor. Ayrıca, darbe girişiminin hemen ardından yaratılan birlik ve beraberlik ortamı da yeni bir ayrışmaya ve dağılmaya gidiyor gibi…

Tüm bu belirsizlik ortamı yetmezmiş gibi, Güneydoğu ve Suriye’de süregelen terör ve savaş, IŞID ve DEAŞ gibi örgütlerin eylemlerini daha geniş bir coğrafyaya yayması, ülkemizde sivilleri ve metropolleri hedef alması gibi yaşanan talihsizlikler ve insanlık dışı gelişmeler başta turizm olmak üzere tüm iş kollarını büyük bir sekteye uğrattı. Türkiye’yi güvenli ve gelişmekte olan bir ülke imajından çıkarmaya yönelik bu eylemler bir anlamda hedefine de ulaştı. Turist sayısında 40%’lara varan düşüş, yabancı yatırımların ülkeden yavaş yavaş çekilmesi, Türk lirasının özellikle dolar karşısında değer kaybetmesi, genel anlamda artan tüketici ve üretici fiyatları, en yoğun caddelerde yer alan en iyi markaların teker teker kapanması, emlak sektöründeki fiyat balonu ve tüm bunların sonucunda halkın tüketim konusunda yaşadığı korku ekonomiye büyük bir darbe vurmuş durumda.

Şu ana kadar farkındayım sizlere sunduğum tablo hiç iç açıcı değil, hatta tüm bu konularda bana katılırken veya kısmen hemfikir iken aynı zamanda kendinize ne olacak bu halimiz diye soruyor olabilirsiniz. Yalnız değilsiniz, çoğu insan ülkeyi terk etmekten bile bahsediyor, nereye gideceklerini bilmeden. Bazıları işlerini kaybetmekten, bazıları da fişlenmekten korkuyor… Ancak hemen herkes gelecekten umutsuz.

Tüm bunların ortasında bence anlamamız ve görmemiz gereken en önemli nokta; Türkiye’nin ciddi bir sınavdan geçtiği ve bu sınavın sadece politik değil, halk olarak verilen bir dayanıklılık ve bağlılık sınavı olduğu. Bu sınav, bu ülke topraklarını ne olursa olsun korumaya ve bütünlüğünü sağlamaya yemin etmiş, bu ülkenin gelişmesi ve üretmesi için ne gerekiyorsa onu yapacak olanların -yani bizlerin- en büyük sınavlarından biri. Bu sınavdan başarılı çıkmak da bizim elimizde… Türkiye’nin Dünya’daki gelişmelerden bağımsız hareket etmesi de olanaksız. En son tüm dengeleri yeniden belirleyecek bir gelişme daha yaşandı bildiğiniz gibi; Amerika’daki seçimler sonucu sağ Cumhuriyetçi Parti’nin istenmeyen adamı Donald Trump eğer bir aksilik olmaz ise 10 Ocak’ta yeni başkan olarak görevine başlayacak. Donald Trump diğer adayların aksine mültecilere ve yabancılara karşı ciddi yaptırımlar getireceği vaadiyle başlamıştı bu seçim sürecine ve bunu açık seçik ırkçı bir dille yapmıştı. Amerika, Fransız devriminden sonra ulus-devlet kavramının ortaya çıkışından beri, geniş özgürlükleri ve etnik kökenleri bir arada tutan yapısıyla Dünya düzeni içerisinde çeşitliliği en fazla olan yerlerden biriydi. Eğer yeni başkanları tüm sözlerini yerine getirirse Dünya’da yeni bir ırkçı akımın başlangıcı olur mu? Dünya’nın en güçlü ekonomisi böyle bir ayrışmayı herkese empoze etmeyi başarabilir mi? Ve en önemlisi dış ilişkilerinde de bu derece ayrıştırıcı olursa bu daha yıkıcı savaşlara sebep olur mu gibi soruları da beraberinde getirdi. Tabi ki bunların cevabını ancak zamanla görebiliriz.

Eski alışılmış ve uzun zamandır süregelen bir düzenin terk edildiği, yeni metotların, yeni politikaların ve yeni yüzlerin sahne alacağı bir düzenin içerisine giriyoruz. Tüm bu süreç içerisinde karakterini koruyabilen, temelleri sağlam olan toplumların kendini yeniden yükseltebileceğini düşünüyorum. Bu yüzden her ne yapıyorsak, her zaman yaptığımızdan daha fazlasını yaparak ve çalışarak bunu elde edebileceğimizin farkına varmalı, toplum olarak güçlü durmalıyız.

Haftaya görüşmek üzere…

 

 

Yazmak üzerine

Yayınlandı: 05 Kasım 2016 / ARDA İŞ: Yazılarım

Bundan 5-6 yıl önce ilk yazmaya başladığımda, o kadar farklı hayallerim vardı ki, kendimi dev aynasında gören toy bir gençtim, şimdi ise hiç birşeyin göründüğü gibi olmadığını anlıyorum, sancılı ve yavaş bir şekilde… Yazmak kadar rahatlatan bir aktivite var mıdır acaba ? İnsanın kafasının içindekileri belli bir düzene sokması, onları kategorize ederek kendini güncellemesidir yazma işi. Ama bunun göründüğü kadar basit olmadığı da açıktır. Yazan kişi dile her ne kadar hakim olsa bile, mutlaka yazım hataları yapacaktır. Dili en iyi şekilde kullanmak yazarın en önemli özelliğidir, ve bu ancak çok okuyarak edinilebilecek bir yetenektir. Tüm bunlardan öte, yazan kişi yazdıklarına hakim olmalı, düşüncelerini belli bir temelin üstüne oturtmalı ve inşasını aynı bir duvar ustasının, taşların arasındaki boşluğu dikkatlice doldurduğu gibi bir mantık üzerine oturtabilmelidir. Bu yüzdendir ki yazmak için sağlıklı ve düzgün bir kafa, tüm olumsuzluklardan arınmış bir ruh ve kendini tamamen yazdığı konuya vermiş bir vücud gerekir. Yazmadığım zamanlar yazmamam gerektiğini bilirim çünkü buna hazır değilimdir. Kendini geliştirmekle ilgili okuduğum tüm metinler içerisinde bir tanesi bile bana kendimi tamamı ile yaptığım işe nasıl vereceğimi söyleyemez. Bunun sebebi, böyle bir kendini adamışlığın belirli bir yolu olmadığıdır, aynı kimsenin fiziksel özellikleri, alışkanlıkları ve işleri yapma biçimleri aynı olmadığı gibi. Kimimiz kalabalıklar içerisinde daha üretken ve yaratıcı olurken, bir kısmımız sadece yalnız kalmak ister.

MAVİ

Yayınlandı: 18 Nisan 2016 / ARDA İŞ: Yazılarım

Eğer seçme hakkın olsaydı hangisini seçerdin ?

Bilmiyorum dedim,

Hadi söyle dedi, hangisi ? Kırmızı mı mavi mi ?

Sanırım mavi olurdu dedim, aslına bakarsanız kırmızı daha çok hoşuma gitmişti.

Şimdiden hüzünlendim dedi, mağrur bir bakışla, keşke kırmızı deseydin, kırmızı bizim rengimizdi.

Sustum bir süre , sonra evet ama mavi daha hoş olur diye düşündüm, o yüzden dedim.

Tanrının baktığınız her yerde olduğunu söylerler, Ben buna pek inanmam, Tanrı siz neredeyseniz orada olmasını istediğiniz bir dayanaktır, Dünyadaki diğer herkesi boş verip sadece size yardım etmesini istediğiniz bir varlık. Gerçekten mümkün mü dedim kendi kendime sonra, bu gerçekten olabilir mi ? Hiç görmediğim ve bilmediğim bir varlık sadece ben istediğim için hayatımı istediğim yönde değiştirebilir mi ? Yoksa dua sadece kendimizi rahatlatmak için ruhumuzla verdiğimiz bir savaş mıdır ?  Kendinizi üstün görmek isterseniz bu her koşulda mümkündür, sonuçta bizler kendi kabilemizi üstün görmeye programlanmış canlılarız. Dünyanın her yerinde insanlar, kendi ırklarının, milletlerinin, insanlarının, akrabalarının mikro ve ya makro seviyede her zaman en iyi olduğunu düşünür. Dinler, diller, kültürler biri diğerinin bir parçası olduğunu gerçeğini kabul etmekten  ziyade birbirinden bağımsız, aynı bizler gibi aralarında hınca hınç bir rekabet olan varlıklar gibidir.

 

Dünyaya bakın, sadece biraz yakından bakın, hayır bakmıyorsunuz demiyorum sadece biraz daha yakından bakın diyorum, aramızdaki her türlü farklılığın kendi aklımızda yarattığımız farklılıkların bir ürünü olduğunu göreceksiniz. Bunu yapmanın kolay olduğunu savunmuyorum. Aklını kaybetmiş  gibi bütün gün oradan oraya koşuşturan, günlük karmaşanın içeresinde kendini ve aklını kaybeden bizlerin, deli hastanesinde kendi kendine konuşanlardan farklı olduğumuzu kim iddia edebilir ki… Ancak dünyanın politik ve yasal işleyişi, bazılarımızı deli bazılarımızı akıllı, bazılarımızı zengin bazılarımızı fakir, bazılarımızı masum ve bazılarımızı suçlu olarak addetmektedir. Gerçek suçlular dışarıdayken, kaderin asıl kurbanlarının içeride olması biz düzenin dişlilerine saplanmış olanları rahatsız eder belki ama, o çarkların arasında dönmekten alıkoymaz…

Mavi dedim tekrar, mavi gökyüzünün rengi,denizin rengi, ufkun kesiştiği noktaya kadar sonsuzluğun rengi dedim…

Sustu, bir bana baktı bir de yukarı, hiç bir şey görmediğini bile bile  mavi dedi, mavi olsun o zaman…

Tüm maviler onundu, tüm kırmızılarda… Belki önemli olan hangi rengin yakıştığı değildi üzerine, nasıl hissettiğindir sadece…

İnternetin Geleceği

Yayınlandı: 09 Aralık 2015 / ARDA İŞ: Yazılarım

Dünya bugün hiç olmadığı kadar davetkar, hiç olmadığı kadar gelişime açık ama bir o kadar da aciz ve zayıf. Neden bu kadar çelişkili bir durumda ? Aslında tahmin etmek o kadar zor değil, teknolojik gelişmeler, bilgiye erişim hızı, internetin kapsadığı muazzam güç ve bunlarla birlikte kontrolün inanılmaz zorlaştığı, denetlemenin ve güvenliğin ciddi anlamda zayıfladığı, gizliliğin savunmasız kaldığı bir çağ. Bugün devletleri en çok rahatsız konulardan biri de bu; normal vatandaşların bile en önemli bilgilere ulaşım imkanı. Bu devletleri çok rahatsız ediyor çünkü artık haber alma ve istihbarat teşkilatlarının da gücü önemli ölçüde düşüyor. Bugün artık internette sadece kimlik hırsızlığından, hackerların önemli bilgileri çaldığından bahsetmiyoruz, internetin karanlık tarafı dediğimiz ve aklımıza gelecek gelmeyecek tüm suçlarının işlendiği bir platformdan bahsediyoruz. Bunlar çoğumuzun günlük hayatta aşina olmadığı durumlar, ancak her gün büyüyen bu denetimsiz ve kontrolsüz alanlar, artık ülke ve kişisel alan güvenliğini sarsıyor.

Her türlü sosyal ortamda hesaplarımızın olması, ailelerimizi, evlerimizi ve gittiğimiz yerleri fotoğraflayıp, bildirim yapmak bizlere ne kadar sıradan gelirse gelsin, aslında toplanan tüm bu veriler kayıtlı olduğumuz her bir hesapta depolanırken, hiç bilmediğimiz insanlarla paylaştığımız gizliliğimizin ne amaçlarla kullanıldığından haberdar değiliz. Bu yazdıklarımı paranoyaklık olarak görenler de var, bu bilgilerin bir işe yaramadığını, kimsenin bir diğerinin bilgisiyle en azından bu tarz bilgileriyle bir şey yapamayacağını savunanlar. Fakat en basit örnekle anlatmak gerekirse, bir milyara yakın üyesi olan bir sosyal paylaşım sitesinin tüm verilerini devletlerle paylaştığını, ve bunların çokuluslu şirketlere satıldığını, ayrıca hackerlar tarafından çalınan bilgileri de bunları üzerine eklediğimizi düşünelim. Tüm bu bilgiler bir ülkenin, şehrin hatta kasabanın tüketim alışkanlıklarını, nüfus dağılımını, zevklerini korkularını hatta yakalandıkları hastalıkları bile istatistiksel olarak ortaya dökebilecek güçtedir.

Böyle bir güce sahip olmak isteyen sadece bu kesimler değil, terör dediğimiz ve aslında tanım olarak ucu çok açık olan bir kavram var hayatımızda. Bugün hangi kanalı açsanız, hangi haberi okusanız, her hangi bir ülke olabilir bu, terör kelimesi en çok söylenen ve tekrarlanan olaylar dizisi. Kim oldukları tam olarak asla belli olmayan bu örgütler ve insan toplulukları herkesin can ve mal güvenliğini tehdit ediyor. Bu örgütlerin çoğu kendilerini özgürlük savaşçıları, tanrının askerleri ve  toplumun kurbanları olarak atfedip, bu uğurda ölmeyi göze olan kahramanlar olarak niteliyorlar. Şu sıralar dünyanın her bir köşesinde terör saldırları var, en azıdan saldırıya uğrayan devletlerin çoğu teröristleri suçlu gösteriyor. Paris’in ortasında, Amerika’da insanlar kurşuna diziliyor, Afrika’da karşıt gruplar her gün kadın ve çocukları öldürüyor, Orta Doğu’da ise bölünmüşlüğün getirdiği kaos artık hangi grubun terörist hangi grubun devlet için savaştığı ayrımını zorlaştırıyor.

Son zamanlarda yaşanan yüksek güvenlik tehdidinin  artık her yerde olmasına sebep olan aslında bahsettiğim güvenlik açıkları ve artık bir zamanlar sadece üst düzey kurumların  elinde olan bilgilerin gizliliğinin ortadan kalkmasıyla oluşan zaaftan kaynaklanıyor. Yapılacak terör  eylemleri  için örgütlenmek daha basit bir hal alıyor ve internet çağında teröristler için bu karmaşık yapıyı kötü amaçlar için kullanmak daha basit bir hale geliyor. Bir terör örgütünün mensupları, izleneceklerini bildikleri alışılagelmiş yönetemleri bir kenara bırakıyor, bunun yerine alternatif ve uçsuz bucaksız internet ağını kullanıyor.Hatta  herhangi ve bilindik  bir sosyal paylaşım sitesi üzerinden hesap açıp haberleşmek yerine, bir oyun konsolunun çoklu oyuncu desteği sağlayan sohbet programında oyun oynarken haberleşip oradan plan yapabiliyorlar. Böylece sistemi denetlemek nerdeyse imkansız hale geliyor.

 Bu şekilde büyüyen güvenlik zaafları nasıl son bulacak ? Bir çok gelişmiş ülke devletleri dahil  internetin kısıtlanmasından bahsediyor. Belli bir ölçüde yasaklar gelmediği sürece bu denetlenmesi zor alanların büyüyeceği aşikar. İnternet asla tamamen yasaklanmayacak aama ileride bugün olduğumuzdan daha kısıtlı bir erişimimiz olacağı kesin.

Yayınlandı: 06 Kasım 2015 / ARDA İŞ: Yazılarım

Öyle ki içimden hiç konuşmak gelmedi, sustum. Bana söylediklerini unutmamıştım , o da söylediklerimin bir önemi yok önemli olan yaptıklarım demişti zaten. Haklıydı, söyledikleri ne kadar kötü ve ya iyi olursa olsun, ne kadarını yaptığı önemliydi. Bu konuda onu suçlayamazdım. Hayatın bir trajedi olduğuna inanmak isterseniz, her şey size bir trajedi gibi gözükür; açıklamama izin verin, yerde ölmüş bir karınca için durup üzülmek çoğumuza ne kadar saçma gözükse bile, aslında kendi hayatlarımız içinde farklı davranmayız. En ufak şeyleri dram haline getirip günlerce bunların yasını tutabiliriz. Tabi ki bu hastalıklı bir düşüncedir, bu bizi yaşamaktan alıkoyar. Sevmekten alıkoyar, çünkü üzüntüleriyle ve öfkeleriyle yaşayanların diğer duygulara yerleri kalmamış demektir. Ama günümüzün trajedileri -modern insanın trajedisi- akıllı telefonunun internetinin bitmesiyle bile başlayabilir…

Ben hala susuyorum, o konuşuyor; kafamın içinde, nasıl olsa kimse seni anlamayacak seni dinlemeyecek seni görmezden gelecek niye diretiyorsun kendini bırak diyor, rahatla diyor bana. Saçımı çekiştiriyorum, yapamam diyorum yapamam, böyle bitmemeli diyorum. Sus diyor sus, konuşma, diye emir veriyor. Oldum olası emir almaktan nefret ederim. Birden hiddetleniyorum,öfkemi bastıramıyorum, duvarları yumrukluyorum ta ki elimin acısını beynimde hissedene kadar. O acıyı hissedip kendimi yere atıyorum ve şimdi acıdan başka hiç bir şey yok kafamda. Ne komiktir ki bunu hissederken aklıma birden Muhammed Ali’nin kelebek gibi uçar arı gibi sokarım lafı geliyor… Şimdi ise yerinden kımıldayamayan bir dünya şampiyonu…Belki de asıl trajedi budur diye düşünüyorum…

Bana dönersek hala yerdeyim, kımıldamadan yatıyorum, elimin acısı geçti, ama beynim zonkluyor.. Yavaşça yerden kalkarken, sen yere layıksın diyor bana, gülüyorum ama sinirden. Doğruluyorum, ayağa kalkıyorum, ve kendimi gerçeğe hazırlıyorum, bu hayattaki tek gerçek olan şeye; ölümüme. Bunu tek başıma yapabileceğimden emin değilim, daha önceden çok kafamda kurmuştum, en acısız ölüm, en hızlı ölüm, en etkili intihar yöntemleri hepsini araştırdım ama hiç uygulamaya geçersem ne yaparım diye düşünmedim. Her şeye rağmen yaşamak güzeldi diyorum birden, ama bir şey hissetmiyorsanız bunun çok da bir anlamı kalmıyor. Biz düşünebilen varlıkların en büyük problemi de bu; hayatta bir amaçları yoksa yaşamları değersizleşiyor. Halbuki atalarımız öylemiydi acaba ? Bundan binlerce yıl önce bizim adını bile koyamayacağımız yerlerde muhtemelen kendini öldürmek gibi bir düşüncede hiç var olmamıştı. Bu da bizlere özgü bir “modernlik”. Artık böyle huylarımız var; kötü olan şeylere modern diyoruz, böylece onları yumuşatıyoruz, daha mümkün gösteriyoruz ama hayatlarımızı daha iyi yapmıyoruz…

Ölmeden önce tam o anda insan ne düşünür ? Bunu yaşayan biri bilemez asla, sadece hayal edebilir ama ben ölümden korktuğumu hissediyorum, kimse korkusuz değildir, hele kendini öldürecek birinin ölümden korkmadığını sanıyorsanız bunu düşünmeyin bile, çünkü bunu yapan kimse her kaçışın bir son olduğunu bilir fakat bunu itiraf ederse o eylem anının yok olacağını da bilir. Peki bunu neden yapıyorum ? Hamlet’in bahsettiği meseleye geldik; kalmalı mı gitmeli mi ? Uyumalı mı ? Yoksa her şey kanınızı emip sizi tüketene buna katlanmalı mı ?

(devam edecek)

Dürüst Yalan

Yayınlandı: 10 Ağustos 2015 / ARDA İŞ: Yazılarım

Bu sıcakta yürünür mü dedim kendi kendime… Ne de olsa içimden saydırmak hakkımdı, ya da ben böyle bir hak tanımıştım kendime, bu yürüyüşün  çok uzun sürmeyeceğini düşünerek kendime bu dediklerimi bir kez daha yedirdim. Uyku bastırıyordu, o nemin rehaveti üzerime çökmüştü, beynimin içinde bir futbol sahası var da sanki durmadan top bir o yana bir bu yana çarpıyordu…Düşünmek istemedim, her şeyi geride bırakmak istedim , herkes bunu ister değil mi , her şeyi geride bırakmak… Göründüğü kadar kolay değildir ama. Keşke öyle olsaydı, o zaman herkes yoluna öyle ya da böyle devam ederdi, yaşardı hissederek. Sanırım benden ilk tavsiye isteyecek kişiye, kesinlikle geride bırakması gerek ilk şeyin eğer içiyorsa  sigara olduğunu söylerdim. Bunu zevk alarak içen birinin söylemesi size ironik gelebilir, kaldı ki dediğim gibi her şey göründüğü kadar kolay değildir. Bütün bir yürüyüşü ölümü düşünerek harcadım, yaşarken ölümü düşünmek ! Ne kadar da zıt, ama zıt olan her şey aslında birbirinin aynı değil midir ? Yaşamak ölmek değil midir ? Ölmek de bir başka yaşama yer açmak ? Bence bu yüzden bizim yarattıklarımız dışında hayatta zıtlık yoktur, onları ayıran biziz, siyahı beyazı, doğruyu yanlışı, güzeli çirkini, onları zıtlaştıran bizleriz ve yapmamızın sebebi, fark edilmek içgüdüsünden başka bir şey değil. Birileri kötü olmalı, o zaman iyileri ödüllendirebiliriz. Bir şeyler çirkin olmalı ki güzeller rahat etmeli, ve birşeyler doğru olmalı ki, yanlışları parmağımızla gösterip, yapanları yerle bir edelim. Ama dedim ya bunlar bizim yarattıklarımız. Bunlara karar veren bizleriz, aslında bunların hiç biri yok. İnsanın rasyonel bir hayvan olduğu külliyen yalan, insan iki ayağı üzerinde yürüyen bir duygu yumağıdır. İnandıkları, yaptıkları, söyledikleri, taptıkları bir gecede değişebilir. İnsanın diğer varlıklardan farklı yaratıldığı söylenir tüm kutsal metinlerde, ama aynı kutsal metinler insanı bir karıncadan daha aciz tasvir eder. Dedim ya zıtlıklar, onlar olmadan neye inanırdık bilmiyorum… Çok yakından tanıdığınız birine elveda demişseniz ne dediğimi çok iyi anlarsanız aslında… Bir daha asla görmeyeceğiniz birine elveda ederken, sanki onu her gün görücekmiş gibi hoşçakal demek gibidir hayat. Sonun geldiğini bile bile hiç bir şey olmamış gibi davranmak. Duygularını saklamak için bu kadar uğraşan bir varlığın, aslında tüm duyguları bu kadar şiddetli yaşaması da çelişkinin kendisi değil midir ? Hiç görmeyeceğimi bildiğim, yakından tanıdığım birisi bana, çelişkilerin benim doğamda olduğunu söylemişti. Ona çok karşı çıkmıştım bunu söylediği için, ama aslında karşı çıkmanın da doğamda olduğunu unutmuşum… Şimdi bunu bir zayıflık olarak görmüyorum, beni ben yapan ne varsa onlar aslında. Hepimiz kendimiz olabilseydik, ilk başta kendi çelişkilerimizi kabul etmemiz gerekirdi ve işte o zaman asla olmadığımız biri gibi yapmazdık ve hatalarımızı örtmeye çalışmak yerine onları daha iyi biri olmak için kullanırdık sanırım. İşte benden arta kalan ne varsa, o çelişkilerin, ikilemlerin içinde kıvranıyor. Ama ben hepsini özgür bırakma kararı aldım… Zaten kendini olduğu gibi kabullenenler en özgür olanlar değil midir…